Bugün
Diğer Haber Başlıkları
 ‘Partiler üstü düşünürsek çözülmeyecek sorun yok’
 Serviste avantaj günleri
 Tevil varsa tekfîr yoktur tekfîr yoktur
 İmarda ‘ADALET’ askıda
 ‘Cezaevine girmeseydim sanatçı olamazdım'
 





Bu Sayfayı Paylaşmak İçin Tıklayınız

   

Gülesin Ağbal

Uzun süredir söyleşi yapmıyorum. Nasip Tuğçe Duran’aymış. Nusret-Serpil Duran çiftinin kızı Tuğçe’yi söyleşi vasıtasıyla tanıdım, tanıdığıma da memnun oldum. Çorum’da doğan Tuğçe, Bilgi Üniversitesi Uluslararası İlişkiler bölümünü burslu kazanmış. Üniversite eğitimi sırasında çift ana dal yapma şansı yakalamış ve Uluslararası İlişkiler’e bir de Ekonomi’yi eklemiş. 2006 yılında her iki daldan mezun olmuş. Üniversite’de bir hocası ile birlikte ‘Çocuk ve Yoksulluk’ üzerine çalışmış. Roma’da  İngilizce Ekonomi bölümünde ‘Avrupa Ekonomisi ve İşletme Hukuku’ konusunda  yüksek lisansını yapmış. Yaklaşık iki yıl Roma’da kalmış. Yurda  döner dönmez Bahçeşehir Üniversitesi Hükûmet ve Liderlik Okulu ve Amerikan Araştırmaları Merkezi’nde çalışmaya başlamış. Bir yıl sonra da her iki projede genel koordinatör olmuş.

Kısa özgeçmişinden sonra Tuğçe’yi tanıdığım için neden mutlu olduğuma gelince; ülke insanı olarak yaşadığımız ve sürekli yineleniyor görünen onca soruna rağmen, pırıl pırıl gençlerin yetişiyor ve ülke sorunları üzerine kafa yoruyor olduklarını görmek geleceğe dair umutları yeşertiyor da ondan. Hele bu gençler bir de Çorumlu olursa mutluluğa bir de iftihar duygusu ekleniyor. İşte 27 yaşındaki Tuğçe’nin Türk-Amerikan ilişkileri, terör, dış politika, gençlik, çocuk ve yoksulluk üzerine dikkate alınmaya değer görüşleri.

 
Amerikan Araştırmaları Merkezi’nde çalışıyorsun, neler yapıyorsunuz merkezde?

Amerikan Araştırmaları Merkezi olarak Türk-Amerikan ilişkilerini çok yakından inceliyoruz. Bunların üzerine bir çok konferanslar, forumlar, yuvarlak masa toplantıları yapıyoruz. Çok değerli hocalar, uzmanlar, büyükelçilerle beraber yurt dışı saha çalışmalarımız var. Sertifika programlarımıza katılan, gerçekten siyaseti ve Türk-Amerikan ilişkilerini iyi izleyen katılımcılarımızla  bir heyet olarak sınırlı bir kontenjan dahilinde Amerika’ya gidiyoruz. Çok yoğun toplantıların gerçekleştiği interaktif bir ortamda yaklaşık iki hafta boyunca Washington’da düşünce kuruluşları ile biraraya geliyoruz. Bu kuruluşlar Amerika’nın iç ve dış politikasında bizden farklı olarak çok önemli bir yer kaplıyor. Direkt politikaya katılım sürecinde belirleyici oluyorlar. Hem onların politik sistemini yakından takip etme şansımız oluyor, hem de Türk-Amerikan ilişkileri oradan nasıl görünüyor anlamaya çalışıyoruz.

 

Yaşın çok genç, ama ağır konularla uğraşıyorsun.

Aslında planladığım bir şey değildi. Zaten aldığım eğitim gereği de teorik olarak siyaset bilimine, uluslararası ilişkilere, ekonomiye ilgim vardı. Ama bunu bu kadar kısa sürede pratiğe dökme imkanını şans olarak görüyorum. Doğru zamanda doğru yerde olabilmek ve o fırsatları iyi değerlendirmek çok önemli. Bu kadar kısa sürede bunları yapabilmek her ikisinin bir araya gelmesine bağlı.

 

Amerika ile ilişkileri anlamaya çalışıyoruz dedin ya, bir de sen bize anlat. Son olarak İran’a yaptırıma katılmama, Mavi Marmara gemisinde yaşananlar Amerika ile ilişkileri etkiliyor mutlaka. Yaptığınız çalışmalardan sonra ne görüyorsun?

Biz bu yıl ocak-şubat aylarında gezileri gerçekleştirdiğimizde, heyetlerle görüştüğümüzde, aslında bütün bu süreç daha o zamandan belliydi. Bu süreci Amerika’da görebiliyordunuz. Amerika’nın her zaman bu konuda önceliği ve endişesi vardı. İran’ın nükleerleşme sürecine çok önem veriyorlar. Obama yönetimi bunu aslında diplomatik yollarla çözmek istediğini, bunun da yaptırımlarla olacağını en başta söyledi. Türkiye’nin desteğinin çok önemli olduğunu bir çok kez vurguladılar. İran, Brezilya ve Türkiye arasındaki anlaşma, BM Konseyi’nde yaptırım uygulanmaması yolunda Türkiye’nin verdiği karar elbetteki ilişkilere yansıyor.

 

Türkiye’nin aldığı kararları ve gösterdiği tavrı nasıl buluyorsun?

Türkiye dış politikası AK Parti hükûmeti ile beraber daha farklılaştı, geleneksel Türk dış politikasından daha farklı bir vizyon kazandı. Komşularla sıfır sorun, Latin Amerika, Orta Asya, Ortadoğu ile ilişkilerde daha geniş bir yelpazede dış politika vizyonu oluşturulmaya çalışılıyor. Daha öncesine göre girişken ve aktif dış politika izleniyor. Bunların bir çok avantajı ve dezavantajı var. Burada aslında önemli olan şey, yapılmak istenen şey güzel bir şey olmakla, değişen dünya perspektifine uygun olmakla birlikte ne kadar yapılabileceği, ne kadar gerçekleşebileceği.

 

Aktif politika ile ne amaçlanıyor sence? Türkiye inisiyatif mi almaya çalışıyor?

Bunları şimdiden söylemek çok erken. Türkiye’nin yapmak istedikleri, dış politakadaki açılımlar, zaten bölge lideri olmak istemesi, bunlar aslında çok uzun vadede değerlendirilip oluşturulması gereken unsurlar. Ama şunu söyleyebiliriz; Türkiye konum itibariyle zaten çok önemli olmakla beraber aslında pek çok sorunun da ortasında bir ülke. Dolayısıyla aslında bu kadar sorunun ortasındaki bir ülkenin bu ‘sıfır sorun’ denen  şeyle başedebilmesi çok zor. Çünkü dengeler çok değişken.

 

‘Komşularla sıfır sorun’ vizyonunu gerçekçi bulmuyor musun?

Eger gerçekten planlı, uzun vadeli, detaylı, sadece iktidar tarafından değil, tüm katmanlarla uygulanabilirse güzel şeyler. Ama bunu yaparken de dış dünyada neler olup bitiyor, müttefiklerimizle nasıl dinamiklerimiz var, beklentilerimiz, onların beklentileri neler, bütün bunların çok iyi bir şekilde hesap edilmesi ve uygulama aşamasında çok seri, çok aceleci davranılmaması gerekiyor belkide. Bir plan, vizyon ortaya koyup, bütün dış etmenleri ve dinamikleriyle herşeyi değerlendirip, biraz daha yavaş yol katetmek, ne yapmak istediğine bütün dış dünyayı da ikna etmek, kendini ifade etmek, iyi anlatabilmek çok önemli. ‘Komşularla sıfır sorun’ özellikle Amerika’da çok yanlış algılanıyor. İsrail’de, bazı batı ülkelerinde endişe ile karşılanıyor, ‘bir eksen kayması mı oldu, Türkiye batıya sırtını mı çevirdi’ soruları var. Demek ki biz kendimizi iyi anlatamıyoruz, iyi ifade edemiyoruz. Ya da dış politikada uyguladığımız şeyler yanlış anlaşılıyor. Belki de biz bazı şeyleri yanlış yaparak da yanlış anlaşılmalara sebebiyet veriyoruz.

 

Dış politika iç politikadan çok da bağımsız değil. İçerde de biz pek çok sorunumuzu tartışamıyoruz.

Mesela siz bir gazetecisiniz ‘açılım’ denildiğinde ne anlıyorsunuz? Yaygın bazda bir akademisyen, gazeteci, uzman, bu işe kafa yoran insanlar olarak ‘demokratik açılım ne’  bilmiyorsak demek ki bir sorun var demektir.

 

Bir şey ortaya atıldığında çözüm için  tartışma yoluna gidildiğine inanıyor musun? Belki de bazı şeyler çözülmesin isteniyor.

Demokratik açılım, Anayasa tartışmaları, son yaşadığımız terör olayları aslında bunların hiçbiri tek bir iktidarın, tek bir partinin çözebileceği sorunlar değil. Bunların hepsi partiler üstü sorunlar. Partiler üstü bir bağlamda düşünülmeli. Partilerin bir arada olması yeterli değil, üniversitelerin, sivil toplum kuruluşlarının, düşünce kuruluşlarının bu sürece dahil olması, kamuya mümkün mertebe yayılması, bu tartışmaların sonucu bir sonuç ortaya çıkması gerekirken, bizde daha baştan iktidar-muhalefet tartışmaları içinde bu süreçler eriyerek yok oluyor. Sorunlarımız ke sinlikle günlük politika ile çözümlenemez.

 

Biz niye böyleyiz peki, neden sorunlarımızı çözemiyoruz?

Bir sorunu çözebilmek için ilkönce o sorunda çözüm arayanların, sorunu bütün unsurlarla, zıtlıklarla beraber masaya yatırmaları gerekir. Bu masada bütün sorunlar tartışılabilmeli. Demokratik açılım bile öyle. Tabandan başlayarak insanlar arasında tartışılması gerekiyor, insanların birbirlerini dinlemesi gerekiyor. Biz maalesef fazla dinlemiyoruz birbirimizi. Politikaların devlet düzeyinde kalmaması lazım. Devlet sadece ön ayak olur bir şeye sonra bütün objektifliğiyle, eksi ve artılarıyla herkes tarafından tartışılması ve onun da karar vericiler tarafından dinlenilmesi lazım. Biz maalesef bu süreci hala oturtamadık Türkiye’de. Aslında yaptığımız programlarla, bunu amaçlıyoruz. 7’den 70’e siyasete ilgi duyan, neler olup bittiğini öğrenmek isteyen insanları biraraya getiriyoruz. Orada tartışma ortamları yaratıp, siyasetçilerin oradaki deneyimleri, birikimlerini aktarmaya, onların neler hissettiğini, neler düşündüğünü siyasetçilere aktarıp, bir şekilde tartışma ortamı yaratmaya çalışıyoruz. Bu tartışma ortamlarının Türkiye’de fazlalaşması gerekiyor.

 

Ağır konulara kafa yoran bir genç olarak gelecekle ilgili öngörün nedir? Türkiye nereye gidiyor Tuğçe?

Ben hayatım boyunca hiç karamsar olmadım. Türkiye ile ilgili de karamsar değilim.

 

Gençliğe baktığında mı söylüyorsun bunu?

Evet. Hem kendim gencim, hem de sürekli gençlerle birlikteyim. Görevim dolayısıyla konuştuğum, görüştüğüm gençlerde o ışığı görebiliyorum.  Gençlere çok güveniyorum. Kendime de çok güveniyorum.

 

Ama çok karamsar olan gençlerimiz de var. Gençlerimiz üniversite, iş, gelecek kaygısı yaşıyor biliyorsun.

Gençlerin çok fazla sorunları var. Ama yine de umutluyum. Çünkü bizim tek kaynağımız gençlerimiz. Eğer bir şeyler Türkiye’de yanlış gidiyorsa -dünyada yanlış gidiyor- bunu değiştirebilecek, kafa yorabilecek, gençlerdir. Hem aklımız, hem fikrimizle gençler olarak bunun üstesinden gelebileceğiz. Geçmişten gelen bir sürü hata var. Onları göreceğiz. Bu nedenle eğitim çok önemli. Eğitimli gençlik çok önemli.

 

Her genç senin kadar şanslı mı sence?

İşte her genç benim kadar şanslı değil. Kendi adıma söylüyorum; aslında bütün sorunların en başı bence eğitim. Eğitim almış, eğitimin içinden gelen biri olarak söylüyorum. Servetimiz de kaynağımız da eğitim olmalı. Bütün enerjimizi eğitime yönlendirmeliyiz. İlkolula bile gidemeyen kız ve erkek çocukları var. Artık ilkokul eğitimi de yeterli değil. Eğitimin kalitesi çok önemli. Bütün bunların üstüne çok ciddi politikaların geliştirilmesi ve yatırımların yapılması lazım. Eğitimin artık yaşı yok. Herşey o kadar hızlı değişiyor ki. Sürekli kalkınmadan, büyümeden bahsediyoruz. Ekonomik büyüme  ile birlikte eğer kalkınmayı gerçekleştiremiyorsanız -insani kalkınmadan bahsediyorum- büyüme rakamları çok da bir şey ifade etmiyor. Balon gibi bir şey oluyor.

 

Kendinle ilgili hedeflerin neler?

Akademide olmayı çok seviyorum. Düşünmeyi, araştırmayı, tartışmayı seviyorum. Yüksek lisansım ‘Avrupa Birliği Çocuk ve Yoksulluk’ üzerineydi. İlerideki amacım, çocuk ve yoksulluk üzerine kendimi geliştirebilmek, önemli projelere imza atabilmek. Çocuk yoksulluğu önemli bir problem. Gelişmiş ülkeler için bile sorun. Avrupa hem yaşlanıyor, hem de Avrupa’da ömür süresi uzuyor. Doğum oranları az. Avrupa tehlikenin farkına vardı ve 2000 yılından beri çocuk yoksulluğunu önleyici projeler içinde. Bizim için de aynısı geçerli. Gelişmekte olan genç nüfusumuzla övünüyoruz ama, çocuklar ne şartlar altında büyüyor, yaşam standartları, gelecek teminatı nedir, bu konularda ciddi anlamda projeler üretmemiz gerekiyor. Bugünün çocukları yarının çalışanı, karar vericicisi olacak.  İnsani kalkınmaya, kadınların karar mekanizmalarında temsil süreci ve onların temsiliyetinin atmasına önem veriyorum. Özel ilgi alanım ve ileride yapmak istediğim çocuklar, yoksulluk ve kadınlar üzerine. Çorum’a özel bir çalışma yapmayı da çok isterim. Buna ihtiyacı olan bölge ve illerde çocuk ve yoksulluk üzerine çalışma yapmayı hedefliyorum.

 

 

 



Güncellenme Zamani 0:25
28.06.2010  
   
Bu Haber 2800 Kez Okunmuştur.  
   
   
Yorumlar Yorum Ekle Bu Haberi Arkadaşına Gönder Yazdır