Büyürken

Hâlâ anlamadığım, anlamaya da uğraşmak istemediğim bir konudur siyaset. Doğduğumdan beri kafamda oluşan olumsuz mülâhazalardan olsa gerek. Sevmem. Büyük adam işi. Sırf bu yüzden belki de hiç büyüyemeyeceğim. 

Bu konudaki ilk izlenimlerimi aile çatısı altında yaşadım. Büyüklerimiz bir araya geldiklerinde, gecenin geç saatlerine kadar uzayan tartışmalarını anlamaya çalışır, nasıl uyuduğumuzu bilemeden sızardık. Babam ev sahibi sıfatıyla alttan alan taraf olmaya özen gösterirdi. Yatağıma kadar gelen seslerden babamın önde olduğunu düşündüğüm anlar huzurlu olurdum. Bazen babamın sesi hiç gelmez, diğerlerinin sesini duyardım. Uyuyamazdım. Babamın yenilmesini hiç düşünmek istemiyordum. Kalksam gitsem, ona destek olsam derdim; Pijamalarım... Geceki mücadelenin izlerini görmek için kahvaltıda, babamın yüzüne bakıyordum. İyi gibi duruyordu. Sevindim. Aslan babam! Yenilmemiş. Bir yandan da anlamak istiyordum konuyu. Bir an önce öğrenmeliydim. Kaba tarifiyle sağ-sol işleriydi. Her yerde, herkesle konuşulmayacağını da biliyordum. Adamı rezil de, vezir de edebilen çok hassas ve kırılgan bir meseleydi. Büyüklerin yanında çalışmam, iyice dikkat kesilmem gerekliydi. 

Ertesi gün stajım başlıyordu. Yaz ayları geceler uzun ve ertesi gün okul da yoktu. Aile büyükleri arenadaki yerini aldı. Salon koltukları birazdan başlayacak müthiş mücadeleyi üzerinde taşıma şerefini hissetmiş, parlıyordu. Yakın zamanda almış olduğum karnemdeki pekiyi sonuçlarının meyvelerini verme, babamın yanındaki yerimi alma zamanı gelmişti. Akşam iyice yedim. Bakımlı ve güzel giyindim. Hiç de küçük gibi gözükmüyordum. Kaşlarımı da çattım. Hazırdım. Çaylar içilmeye, sohbet koyulaşmaya, ben de sabırsızlanmaya başlamıştım. Hassas konular bir türlü açılmıyordu. Açmak bana da düşmezdi. Bir ara televizyonda bir siyasetçi belirdi. Misafirlerden birisi de ona ithafen bir şey söyledi. Diğeri ses tonunu yükselterek onu savunmaya koyuldu. Tansiyon istediğim kıvama geliyordu yavaş yavaş. Birazdan babam da katılacak ve ben, onun sağ kolu olarak destek verecektim. Babam gece boyu ağzını açmadı. Anlaşılan bir önceki gece tüm cephanesini harcamış, yorgun düşmüştü. 

Her ne kadar büyükler sağ-sol tartışmaları içinde yoğurulsalar da, bize öğütledikleri hiç öyle olmadı. Konu ile ilgili meraklı sorularımıza karşılık hep ekmek partisini işaret ettiler. Evet, ben oldum olası ekmek partili oldum. Liderini, yardımcılarını, tüzüğünü hiçbir zaman öğrenemeyeceğim, sadece sloganının "ekmek" olduğunu kestirebildiğim parti. Bu durum beni bir süre idare etti. Üniversite'ye kadar...

Üniversitede ilk günlerimdi. Yaşım on yedi. Okula adapte olmaya çalışıyordum. Kavun değil ki koklayasın. İnsan... Yeme, içme, giyinme, oturma, konuşma ve hatta yürüme şeklinin bile taraf belirleyiciliği olduğundan kimse bahsetmemişti. Buralarda ekmek partisi sökmüyordu. Yeşil parkalı, kauçuk ayakkabılı arkadaşların yanına gittim. Düşünüyorlardı. Konuşmaları yavaş, derin ve esrarengizdi. Yemek de yemiyorlardı. Sigara her şeyleriydi. Sokrates, Aristo, Eflatun ve yanlarında ben. Ağzımı açmamla şapa oturmam kesindi. Babamların sohbetleri bile daha yenilir yutulur cinstendi. Hiç duymadığım bir dildi. Çözmem de uzun zaman alacak gibi gözüküyordu. Cahilliğim anlaşılmasın diye sustum ve dinledim sadece. Ara sıra bana da söz sırası geliyordu. O zaman da susup, düşünüyormuş gibi yapıyordum; Ağırca ve derinden... Derslerim çok iyiydi. Ama yine de o ekibin seviyesine gelemiyordum. Yetersizdim. Kışlık kabanım olmasa, gidip alasım vardı. Yeşilinden... O grupta bir tek Gülperi vardı. Cahilliğime rağmen benimle konuşan. Demek ki o da benim gibiydi. Ekmek partili...

Öğretmenliğimin ilk yılıydı. İlk atandığım okul. Yeni bir çevre, yeni insanlar. Değiştim. Koklayabiliyordum ama hala bilmediğim şeyler vardı. İyi görünen bir kavun ile iyi kavun arasındaki farkı burada öğrendim. 

Okula geldiğimden beri, ağzının ucuyla, tedirgin selam verdiğini hissettiğim bir öğretmen vardı. Selam verme şeklinden, vermemesinin daha iyi olacağını düşündüğüm... Okula yakın bir Cami'de Cuma namazında karşılaştık. O günden sonra, okuldaki en yakınım oldu. Abim, dostum, yol arkadaşım... Meğer beni çok yanlış tanımış. Meğer ben adamın dibiymişim. Tanıştırdığı insanlara, mesleğimden hatta adımdan önce abdestli namazlı olmamdan bahsetti. Sustum. Çevre edinmem lazım tabi. Bizim oralarda abdestli namazlı dendiğinde beşe beş katan anlamı gelir. Oysa şimdi bir Cuma'da görülmem, bu mertebeye yükseltmişti beni. Bir yandan da sahiplenilmek güzel bir duyguydu. Sanki artık safım belli olmaya başlamıştı. Ekmek partili saflığımın eridiğinin farkına da varamamıştım. 

Beni artık iyice tanıdığını düşünen abim, bir gün beni karşısına alıp ciddi ciddi konuştu. Bana uygun olmadığını düşündüğü bir öğretmenle fazla içli dışlı olduğumu söyledi. Aba altından ikaz etti. Ama artık eski ben değildim. Ceplerim de doluydu. Sustuğum sindiğim zamanlar da geride kalmıştı. Kaldı ki işaret ettiği öğretmen okulda en çok beğendiğim, mesleğini çok güzel icra eden, sevilen, örnek birisiydi. İsmi Tunç'tu. İsmi gibiydi. Boş zamanlarda edebiyattan konuşurduk. Yazarlardan... Masal tadında dinlerdim. Çok şık giyinirdi. Titizliği, intizamı tüm salınımına yerleşmişti. Tane tane, anlaşılır, düzgün konuşurdu. Bilgisini, savurmadan, tasarruflu ifade ederdi. Ders bitimi, öğretmenler odasına, yanında bulunan sandalyenin boş olmasını ümit ederek giderdim. On dakikalık teneffüs yetmezdi. Öğrencilerini kıskanırdım. Hiçbir öğrencisine kaşı çatık baktığını görmedim. Gecekondu mahallesinde, hayallerini ceplerinin taşıyamadığı öğrenciler için gönderilmiş özel bir elçiydi. Yeşil parkası, kauçuk ayakkabısı yoktu. Cuma'da gören de...

- Hayır! Dedim. 
Hayatta, ciddi anlamda ilk duruşumdu. İdol olarak kabul ettiğim birisine sırtımı dönmem isteniyordu. Sert çıkışım yüzüme, gözlerime de yansımıştı. Abi şaşırdı. Ne diyeceğini bilemedi bir an...
- Koçum, ben senin için söylüyorum, henüz cahilsin, yol yordam bilmezsin...
Sustum. Cevap vermedim. Müsaade isteyip ayrıldım. 

Birkaç ay sonra Tunç Öğretmen istifa etti. Dershaneden, maaşının üç katı daha fazla para teklif almış. Tunç Öğretmen'in son günü, öğretmenler odasında vedalaşıyorduk. Koridor öğrencilerle dolmuş, öğretmenler odasının kapısına yığılmış durumdaydı. Kısa boylu bir öğrenci girdi içeri. Yırtık dökük ceplerinden, irili ufaklı bir tomar para çıkardı. Yerlere saçılan paralar ortada öylece dururken, tüm öğretmenler şaşkınlıkla çocuğa bakıyorduk. Çocuk biraz daha zorlasa, cebinin en dibindeki hayalleri bile saçılacaktı meydana. 
- Öğretmenim gitmeyin. Biz sizin için daha çok toplarız!

Sonra abi geldi. Kalabalığı dağıttı. Bir yandan söyleniyordu:
- Ne oluyor yahu. Giden gider, kalan kalır. Devlette işler yürür!
Tunç öğretmen gitti. Sonraki günler, çok bir şey değişmemiş gibiydi. Abi haklıydı. Uzun süre böyle düşündüm. Ta ki teneffüste okul bahçesinde onu görene kadar... Elleri ceplerinde, omuzları düşmüş, umudun yerini büyük bir boşluğa bırakmış gözlerle, onu son gördüğü yolun yokuşuna bakıyordu. İçeri girme zili çalmış, bahçeyi boşaltmıştım. Bir tek o kalmıştı dışarıda. Dalmış gitmişti. Seslenemedim.

YORUM EKLE
YORUMLAR
attila  alpay
attila alpay - 2 ay Önce

Aziz hocam ..
Yazılarınız gittikçe daha lezzetli olmaya başladı..Bir nefeste okudum. inşAllah bir gün kitaplaştırırsınız. Kaleminize sağlık.. Başarılar ve esenlikler diler selamlar yollarım...
Attila Alpay