Ömer Kılıç'tan Azerbaycan yazısı

Ömer Kılıç'tan Azerbaycan yazısı

Mehmet Emin Resulzade'nin ilk cumhurbaşkanı olduğu Bağımsız Azerbaycan Cumhuriyeti, o tarihte Bakü Ermeni işgali altında olduğu için Mayıs 1918'de Gence'de kurulmuştu.

Enver Paşa'nın kardeşi Nuri Paşa komutasındaki Kafkas İslam Ordusu tarafından kurtarıldıktan sonra yönetim merkezi Bakü'ye taşındı, ancak 1920'de, yani bundan tam yüzyıl önce Ruslar tarafından işgal edilerek bağımsızlığına son verildiği için Azerbaycan Cumhuriyeti varlığını iki yıl sürdürebildi.   

Çarlık rejimine karşı mücadele eden Bolşevikler, herkesin desteğine ihtiyaç duydukları devrim öncesinde, Rusya sınırları dâhilinde yaşayan bütün milletlere bol keseden özgürlük, eşitlik vadederken, 1917 ihtilaliyle devirdikleri eski Çarlık Rusya'sından çok daha zalim bir düzen kurmakta gecikmediler. Osmanlı'nın yıkılmasından sonra sahip çıkacak kimsesi de kalmayan Türk-İslam dünyasını, Azerbaycan'dan başlayarak birer birer boyunduruk altına aldılar.   

Böylece, İslam'la tanışması neredeyse dört halife dönemine kadar uzanan Azerbaycan ve bir bütün olarak Kafkas bölgesi için Sovyetler tarafından demir yumrukla yönetildiği dönem başlamış oldu. İşgal ile birlikte görevden uzaklaştırılarak hapse atılan Mehmet Emin Resulzade, Çarlık Rusya'sına karşı birlikte mücadele ettikleri dönemden tanıştığı Stalin'in Bakü'ye gelmesi ile hapisten çıkartılmış ve Moskova'ya götürülmüştü. 

Moskova'da kendisine rahat bir hayat sunulmuş olsa da, bunun, Rusya sınırları içinde yaşayan Müslüman halka, kendisi gibi tanınmış saygın bir şahsiyetin yönetimin yanında yer almış gibi gösterilmek için yapıldığını çok iyi bilen Resulzade, Stalin'in gösterdiği bu sahte yakınlıktan rahatsız olmuş, Moskova'da bir süre devam eden bu zorunlu ikametini,  bir konuda araştırma yapma bahanesi ile Petersburg'a gitmek için izin alarak sonlandırmıştır.  

Petersburg'dan Finlandiya'ya, daha sonra da diğer Avrupa ülkelerine geçerek Azerbaycan'ın haksız işgaline karşı kendisine destek aramış, daha sonra da İstanbul'a gelmiştir.  Çıkarttığı bir çok gazete ve dergi ile Azerbaycan davasının anlatmaya çalışmış, ancak faaliyetleri yakından izlenen Resulzade, Sovyet baskısı ile o günkü Türk yöneticileri tarafından engellendiği için tekrar Avrupa'ya gitmek zorunda kalmıştır.  

Resulzade'nin hayatı, o günkü İslam coğrafyasının birçok bölgesinde işgale boyun eğmedikleri için baskıya maruz kalan, vatanlarında barındırılmayarak, oradan oraya savrulan, adeta göçebe hayatı yaşamak zorunda bırakılan birçok dini ve siyasi önderle birebir aynıdır. Mesela bunlardan, ailesi yüzyıllardır aynı zamanda Kudüs'ün siyasi liderliğini yapan, Osmanlının bölgedeki temsilcisi durumunda olan Kudüs Müftüsü Hacı Emin El Hüseyni'dir.

 Birinci Dünya Savaşından sonra Osmanlının çekilmesiyle İngiliz işgali altına giren Kudüs'te, işgalcilerin verdikleri hiçbir sözü tutmadıklarını gördüğünde halka direnme çağrısı yapan Müftü, hakkında tutuklama emri çıkartıldığında, yakalanmamak ve direnişi sürdürebilmek için önce Suriye'ye geçer. Fransız işgalinin hüküm sürdüğü Suriye'de de tehlike altında olduğunu görerek Irak'a, oradan İran'a gider. Müftü El Hüseyni, yerel işbirlikçi ajanların kendisini yakalamayı efendilerinden daha çok istediklerini bildiği için bütün bu yolculukları her zaman büyük tehlikeleri göze alarak yapar. İran'dan Türkiye sınırına geçerken kadın çarşafı giyer ve bu şekilde yakalanmaktan kurtulur. Türkiye'de de barınamaz, zira o yıllarda İslam ve Arap alerjisine yakalanmış olan Türk yöneticileri tarafından İngilizlere teslim edilme tehlikesi karşısında Avrupa'ya kaçmaktan başka çare bulamaz. Denize düşenin yılana sarılması misali Nazi Almanya'sı ile işbirliği yapması halinde ülkesini kurtarabileceği zannına kapılır. Ama bir süre sonra Almanların da kendisini İngilizlere karşı kullanmaktan başka bir şey düşünmediklerini anlar ve Avrupa'yı terk ederek Mısır'a gelir, bir süre sonra da gittiği Beyrut'ta vefat eder. 
Yine bir Osmanlı aydını olan Lübnanlı Şekip Arslan'ın hayatı da Mehmet Emin Resulzade ve Müftü Hacı Emin El Hüseyni'nin acı hayatından farksızdır. Hepsi de yeni kurulan Türk hükümetinden çok şeyler umarlar, ama gördükleri muamele karşısında çok büyük bir hayal kırıklığı yaşayarak çaresizlik içinde topraklarını işgal eden emperyalist İngilizlere karşı o yılların yükselen gücü Almanya'dan medet umarlar. Ne var ki bu ümitleri gerçekleşmediği gibi İkinci Dünya Savaşı sonunda Almanya'nın yenilmesinden dolayı Nazi destekçisi olmakla itham edilerek, ülkelerinin özgürlüğü uğruna göze aldıkları fedakârlıkları, verdikleri o destansı mücadeleleri itibarsızlaştırılır. Hâlbuki hiçbirinin Almanya'nın galibiyeti gibi bir şey umurunda bile değildir, yegâne amaçları topraklarını gasp eden işgalcilere karşı destek bulmaktır.    

Yüz yıl sonra bugünleri bize gösteren Allah'a ne kadar şükretsek azdır. Bugün Türkiye, savaştan, katliamdan kaçan milyonlarca mazlumun sığınağı olmanın yanında, monarşik Arap rejimlerine ve darbeci katillere karşı mücadele eden ne kadar direniş öncüsü varsa hepsi için güvenli bir limandır. 1946 yılında Rus askerlerinden kaçarak topraklarımıza sığınan 146 Azeri'nin, "gavura teslim etmeyin bizi siz vurun" yakarışlarına rağmen Ankara'dan gelen emirle Boraltan Köprüsü üzerinde Ruslara teslim edilerek, teslimatı gerçekleştiren askerlerimizin gözü önünde kurşuna dizildikleri, teslim emrini yerine getiren komutanın buna dayanamayarak intihar ettiği hatırlandığında, neden şükretmemiz gerektiği daha iyi anlaşılır. Şairin bu olay üzerine yazdığı, "Boraltan bir köprüdür aşar geçer Aras'ı/Yuğsan Aras suyuyla çıkmaz yüzün karası" diyerek yaktığı ağıtta bahsettiği yüz karasını, bugün Rus, ABD ve Fransız yapımı Ermeni tanklarını, zırhlı araçlarını, hava savunma sistemlerini bir bir imha eden, Azeri kardeşlerimizin "Nuri Paşa" adını verdikleri SİHAlarımız biraz olsun siliyor olsa gerek.        

Bizler dağılmış ümmetin küllerinden doğarak yeniden toparlanmaya çalışan çocuklarıyız. Bazen İslam coğrafyasının savaş, kan ve gözyaşı deryası hali içimizi karartsa, ümitlerimizi zayıflatsa da, yüz yıl önce yaşanan o büyük felaketi düşündüğümüzde mevcut durumu, öldü zannedilen İslam dünyasının büyük bir uyanışı, yeniden dirilişi olarak görmek daha doğru olsa gerektir.

Güncelleme Tarihi: 20 Ekim 2020, 20:17
YORUM EKLE
YORUMLAR
Kamil
Kamil - 1 ay Önce

Ömer bey her zaman her yazısında olduğu gibi gündemi kalbinden yakalayıp gözler önüne sermiş kalemine kelamına sağlık
Önemli bir not Sn Ömer Kılıç Ak Parti çorum il başkan adayı idi mehmet karadağ sonrası

cinkaya19@gmail.com
cinkaya19@gmail.com - 1 ay Önce

Kalemine yüreğine sağlık Ömer Hocam. Her ne kadar bunu anlamayan veya anlamak istemeyenler olsa da aynen kaleme aldığınız gibi dirilişin ayak sesleri İnşaAllah.

Metin eren
Metin eren - 1 ay Önce

Elinize kaleminize saglik. Bu günkü durum, 1946 yilindaki utacimizi ve 1990 yillarda Ebulfeyz Elcibeyin istediği 2 ad. Helikopter veremeyen hükümetlerin utancını silmiştir inşAllah

SERKAN ADANIR
SERKAN ADANIR - 1 ay Önce

Sayın Ömer Kılıç

emeğinize sağlık. güzel bir yazı
okunmayı hakeden bir yazı.

SIRADAKİ HABER