Ölüler dirileri duyar mı, rabıta, tevessül ve telkin

Soru
Sayın Hocam, selamünaleyküm. Nasılsınız?
Gazali’nin Ölüm ve Ötesi kitabını okurken, kabirdekilerin dünyadakilerle iletişime geçip geçemeyeceğini araştırmak geldi aklıma. Siz değerli büyüğümün kalemine önem verdiğim için merakla okudum. Hocam siz şehitler ve bazı kimseler dışında kabirdekilerin dünyadakilerle iletişim kurmadığını düşündüğünüzü beyan etmişsiniz. Ben safi Anadolu kızıyım, değerlerime bağlı, bu ülkenin yetiştirdiği bir öğretmenim. Yaşadıklarımı veya öğrendiklerimi değerlerimden kopmadan mantık ve duygu gibi hasletlere tam oturtarak düşünmeyi severim. Sayın hocam, ben daha 13-14 yaşlarındayken babaanneme bir misafir geldi. 70 yaşlarında tertemiz Anadolu ninesi. Bu ninem mezarlıktan dönerken bize uğradığını söyledi. Sonra çok normalmiş gibi anam babam yine telâşlıydı dedi. Çok çok şaşırdığımı ve korktuğumu hatırlıyorum. Nineye sordum (cuma günüydü bu hadise) nasıl telâşlıydılar nine, dedim? “Abe kizanim bugün cumadir. Bayram vardir” dedi. Ninenin kabirdeki babası, ninenin kabirdeki anasına “hadi yine geç kaldık hadi çabuk ol bayram bitecek şimdi” diyormuş sürekli. “Peki, nine sen onlarla konuşabiliyor musun” dedim, “Yok be kizanim er gidişimde konişitiklerini duyarım” dedi. O günü, 36 yaşımdayım hâlâ unutmam. Diyeceğim o ki, bu ninenin kabirdeki olanları duyması da bir iletişim şekli olarak kabul edilebilir mi? Nine bunları duyduysa belki daha niceleri de dünyadakilerle konuşabiliyor olamaz mı? Bu arada bu ninenin yalan bilmez, namazında abdestinde dosdoğru bir kadın olduğunu öğrendim o gün. Anadolu yaşlılarını bilirsiniz, zikir tasavvuf ehli olmayanı çoktur, ama zikir ehli olandan daha feyiz verici halleri vardır. Tıpkı bu nine gibi...
Allah’a emanet olunuz saygıdeğer hocam.
Cevap
Bu sorunun cevabını da içine almış bulunan bir kitabımı yıllarca önce yazmıştım, aşağıda adı sanı gelecek. Tam iki yıl önce de bu değerli öğretmen kızımızın muhtemelen okuduğu aşağıdaki yazıyı yazmıştım; bugünlerde tarikatlar konusu tartışıldığı için ve kızımızın sorusunun cevabını da içerdiği için bir daha okumakta fayda var, güncelleyerek sunuyorum.
Bu soruya farklı meşrebi ve mezhebi olan âlimler farklı cevaplar vermişlerdir; çünkü ölülerin duyması durumunda hem onlardan bir şeyler talep etmek mümkün olacak hem de kabir başında yapılan telkin, makul ve meşru olacaktır.
Bu konuda genel fıkıh kitaplarında bilgiler bulunmaktadır, ayrıca özel olarak kitaplar da yazılmıştır. Burada bahsedeceğim iki kitapçık var:
Birincisi meşhur Bağdadlı müfessir Âlûsî’nin oğlu Mahmud’un yazdığı “el-Âyâtu’l-Beyyinât fi Adem-i Semâ’i’l-Emvât ınde’l-Hanefiyyeti’s-Sâdât” adını taşıyor (Arabistan, 1425), ikincisi ise yine Bağdadlı ve Nakşibendî-Hâlidî Dâvud b. Süleyman’a ait, ismi de “Risale fi’r-Reddi alâ Mahmud el-Âlûsî”. Bu reddiye, tabii ikincisinden sonra yazılmış ama önce 1306’da basılmıştır.
Tasavvufta rabıta var; bir sâlik zikrini yapmaya başlarken önce rabıta yapıyor, Allah’tan Peygamberimize (s.a.) O’ndan Hz. Ebu Bekir veya Hz. Ali’ye, onlardan aşağıya doğru diğer meşayihe ve en sonunda kendi şeyhine gelen feyze kalbini açıyor. Bu zevatın fâni âlemden göçmüş (ölmüş) olmaları manevî tesirlerinin devamına mani olmuyor, Allah Teâlâ gerektiğinde onlara hayat veriyor ve mesela selâm verenlere cevap veriyorlar, yahut ruhlar (Berzah) âleminde dünyadakilerle irtibat kurmalarına engel bulunmuyor.
Tasavvufta bir de tevessül konusu var. Tevessül, Allah Teâlâ’dan bir şey isterken, O’nun sevdiğine inanılan bir zatın gıyaben araya sokulması, hatırlanması veya türbelerinin ziyaret edilerek orada, kabaca ifade etmek gerekirse, “Yâ Rabbi! Onun hatırı için duamı kabul et, bana şunu bunu yap, ver…” denmesi şeklinde gerçekleşiyor. Bunun da makul olabilmesi, bazı zevatın öldükten sonra da dünyadakileri duymasına ve/veya onlarla irtibat halinde olmalarına bağlıdır.
Tabii İslâm uleması içinde, yukarıda açıklandığı üzere “Ölülerin dünyadakileri duymalarının mümkün olmadığına” ve “açıklanan şekliyle tevessülün caiz olmadığına” inananlar da var.
Her iki grup inançlarını aklî ve naklî delillerle savunuyorlar.
Bu yazının konusu tevessül olmadığı için merak edenlere “Ebediyyet Yolcusunu Uğurlarken” isimli kitabımı tavsiye ederim. Diyanet Vakfı’nın yayınladığı bu küçük kitapta hem karşı çıkan İbn Teymiyye’nin görüşünü hem de M. Zâhid Kevserî’nin (v. 1371/1951) “Muhikku’t-Takavvul fî Mes’eleti’t-Tevessül” isimli risalesindeki savunmasını özetlemiştim.
Peygamberimiz (s.a.), şehitler ve bazı münferit olaylar müstesna, genel mânâda ölülerin, dünyada yaşayan insanları duymadıklarına inanıyorum. (Bu nineninki de doğru ise münferit olaylardan sayılır ve sözünden anlaşılan odur ki, nine onları duyuyor fakat onlar nineyi duymuyorlar).
Yukarıda adını verdiğim Âlûsî de kitabında bunu (duymadıklarını) savunuyor, âyetler ve hadîsleri sıralayıp açıklıyor, fıkıh mezheplerinin görüşlerine yer veriyor ve özellikle de Hanefî mezhebi âlimlerinin sözlerini naklediyor.
Allah Teâlâ mübarek kitabında “ölülere Peygamberimizin bile sesini duyuramayacağını” açıkça ifade buyuruyor (Fâtır 22, Neml 80, Rûm 52).
Peygamberimiz’in (s.a.) bir iki vak’ada müşrik ölülerine seslenişini, bu kesin ifadeli âyetler sebebiyle şu şekillerde yorumluyorlar:
Bundan maksat ölülere duyurmak değil, yaşayanlara ders vermektir.
Bu vak’aya mahsus olmak üzere Allah Teâlâ Peygamberi’ne mucize olarak bu imkânı vermiştir.
Âlûsî, Hanefi mezhebinin görüşünü şöyle özetliyor:
“Tenvîru’l-Ebsâr” isimli kitabın Tahâvî ve İbn Âbidîn tarafından yapılan şerh ve haşiyeleri, Fethu’l-Kadîr, Hidaye, Merâkı’l-Felâh ve haşiyesi, el-Kenz ve şerhleri gibi Hanefî mezhebinde muteber ve fetva kaynağı olan kitaplardan naklettiğim ifadelerden açıkça anlaşılan odur ki: Bir insan, ruhu cesedini terk ettikten sonra dünyadakileri işitemez. Hanefî uleması bu hükümde ittifak etmişlerdir. Diğer mezheplerden de onları teyit eden âlimler vardır.”
Ölüler dirileri işitemeyeceğine göre kabir başında yapılan telkin de makul ve meşru olmuyor. Bu konuyu, yukarıda adını verdiğim kitabımda şöyle açıklamıştım:
Cenazeyi defnettikten sonra Resulûllâh’ın (s.a.) kabirde bir müddet kaldığını, cemaate: “Kardeşiniz için istiğfar edin ve iman üzerine sebatını dileyin; çünkü o şu anda sorguya çekilmektedir”, buyurduğunu daha önce zikretmiştik. Buna göre sünnet olan definden sonra kabrin başında bir müddet kalmak, Allah Teâlâ’ya, din kardeşimizin affı ve mağfireti için dua etmektir. Kur’ân-ı Kerîm’den bazı kısımların okunmasının da sünnet ve faydalı olduğunu nakletmiştik. İmdi bu sünneti terk edip onun yerine “Ey filân oğlu veya kızı filân, dünyayı terk ettiğin zaman ve durumu hatırla...” şeklindeki sözlerle imamın telkin vermesi sünnet değildir. Bunu Resulûllâh’ın (s.a.) yaptığına veya yapın dediğine dair sahih bir hadis yoktur. Büyük müçtehit ve hadis bilgini Ahmed b. Hanbel’e telkini sorduklarında şu cevabı vermiştir: Ebû’l-Muğîre vefat edince Şamlılar bunu yaptılar, bunlardan başka mezkûr telkini yapan birisini görmedim.
Birkaç sahâbe ve tâbiûnun telkin yaptığına ve bazı zayıf rivâyetlere dayanan Şâfiiler mezkûr telkinin müstehap olduğunu söylemişlerdir. Mâlikî ve Hanbelîler bid’at olduğunu göz önüne alarak “mekrûh” demişlerdir. Hanefîlere göre ne sünnettir ne de mekrûhtur; ne yapılması tavsiye edilir, ne de bırakılması.
Durru’l-Muhtâr’ın, metninde, “Ölü defnedildikten sonra telkin yapılmaz” denmiş, İbn Abidin Reddü’l-Muhtar’da bu rivâyetin kuvvetli olduğunu nakletmiştir. Fakat Hanefîlerin çoğuna göre -yukarıda zikrettiğimiz gibi- ne yapın denir, ne de yapmayın. Sünnet ve fıkıh karşısında telkinin durumu da bundan ibarettir. Bir ülkedeki bütün müftü ve mürşitler ittifak edebilirse bu bid’atın terki daha uygundur. İhtilâf ve tefrikaya sebep olacaksa tasfiyesinin zamana bırakılması gerekir.

YORUM EKLE
YORUMLAR
Ömer
Ömer - 5 gün Önce

Allah sizi düştüğünüz şirk bataklığından kurtarsın.