Coğrafya tanımlamaları teorisyenlerin ve onların etkilediği siyasi ya da akademik erklerin yaklaşımlarına göre değişiklik gösterebilir. Kimine göre "coğrafya kaderdir", kimine göre "hayat sahası" yaklaşımı hakimdir. Kaldı ki coğrafyanın kader olması yaklaşımı bir paradigma ve adanmışlık sürecini sunarken, hayat sahası ve benzeri yaklaşımlar yıkımı ve dadanmışlığı getirmiştir. 
Esasen bu iki teori birbirinin hem zıddı hem de birbirinin medeniyet inşa sürecindeki durduğu noktayı göstermektedir. Ratzel'in, sömürgeciliğin ve yayılmacılığın bilimsel yaklaşımını içeren hayat sahası teorisi, kendi hayat sahasında var olan medeniyetlerin kaderiyle oynamaya çalışmış, çoğu kez de başarılı olmuştur.


Ancak şu gerçek ki devleti canlı organizma gibi gören ve büyüyüp gelişmesi için yayılmacı olmasını öngören -ki bir yerde başka bir devleti yemesi/yok etmesi anlamına da geliyor- bu teori yayılmacılığın ilkelerini de ortaya koyuyor. Buna göre bir devlet yayılarak büyümesi için nüfusunu tutacak, sınırlarını koruyacak, ekonomisini büyütecek gibi argümanlar etrafında hareket etmelidir. 
İşte tam bu noktada Osmanlı İmparatorluğu gibi etnik çeşitlilik barındıran ülkeler her zaman birinci hedef olmuşlardır. Özellikle Osmanlı'nın duraklama ve dağılma dönemlerine bakıldığında bünyesinde barındırdığı vilayetlerden ve bu vilayetlerin kontrolünde olan mezralardan dahi ülkeler çıktığına şahit oluyoruz.


1389 I.Kosova Savaşı'yla şenlenen Kosova toprakları daha sonra bugünkü Makedonya topraklarının büyük bir bölümünü içerisinde barındıran Kosova vilayetine dönüşmüştü. Ki Osmanlı iskân ve imaret politikasının en güzel nüvelerini gördüğümüz Balkanlar'ın şenlenmesi yine 1389 tarihinden itibaren artarak devam etmişti. 


Taraflı-tarafsız hemen hemen bütün çevrelerin kabul ettiği bir gerçek şu ki; Osmanlı yönetimi iskân, istimâlet ve şenlendirme politikasını yürütürken yerel hakların inanç, yaşayış, dil, gelenek ve görenekleri gibi parametrelere müdahale etmemiş, kendi cevherinde bir değer olarak yaşaması için destek vermiştir. Kaldı ki ulus-devletlerin ortaya çıkışıyla birlikte 600 yıl idaresinde bulunan vilayetlerin ve bu vilayetlerin barındırdığı etnik çeşitliliğin içerisinden onlarca devletin "etnik-ulus devlet" olarak ortaya çıkışı bir noktada bu hoşgörü politikasının tecellisi olarak da değerlendirilmiştir. 
Konudan sapmamak adına tarihi derinliğe girmeden ifade edilmesi gerekir ki şenlendirme politikası neticesinde Balkanlar' yerleştirilen Osmanlı insan bakiyesi bilindiği üzere I. ve II. Balkan Savaşlarından başlamak suretiyle kademeli olarak tekrar Anadolu'ya göç etmek durumunda kalmıştı. Tabi göç olgusunun içerisinde sürgün ve mübadele olmakla birlikte ölüm, katliam, dram, yitiriş gibi birçok trajik kavramı da barındırıyor. 


Anadolu'ya doğru tersine göç dalgasının bugün dahi devam ettiği aşikardır. Ancak bir de tam bu kırılmalara rağmen "nöbet tutanları" unutmamak gerekmektedir. Bugün gerek siyasi gerekse beşerî ve fiziki coğrafyacılar tarafından "Güneydoğu Avrupa" olarak tanımlanan Batı Balkanlar aslında Osmanlı döneminde de aynı veya benzer tanımlarla işaret ediliyordu. Örneğin Osmanlı'nın Balkan toprakları için "Avrupa-i Osmani, Avrupa'daki Türkiye, Türkiye'nin Avrupa toprakları" gibi tanımlar konuyla ilgilene tüm çevrelerin malumudur. 
Dolayısıyla "Avrupa'daki Türkçe'nin Başkenti" derken işaret ettiğimiz yer yukarıdaki bilgiler ışığında karşılık bulmaktadır. Bugün Kosova topraklarına gidildiğinde hemen her köşesinde bir Osmanlı eseri, imaret girişimi bizi karşılıyor. Tabi bu karşılama sadece yapısal eserlerde değil "dil" olarak da ilgilisinin duygusal fonetiğine selam veriyor. 


Başkent Priştine ne kadar Arnavutça konuşuyorsa Prizren o kadar Türkçe konuşuyor. Prizren şehrine giriş yapıldığından itibaren hemen hemen tüm yönlendirme tabelalarında, yer isimlerinde, şehir sakinlerinin isimlerinde Türk-İslâm geleneğinin zenginliği gözlemleniyor. Türkiye'den Kosova'ya giden birisi Priştine'de dil sorunu yaşayabilir ancak 75 km ilerisindeki Prizren'e geçtiğinde kalbe dokunan Osmanlı Türkçesinin tüm zenginliğini teneffüs edebilir.


Prizren'nin Türkçesi o kadar berrak ki hemen hemen İstanbul Türkçesi kadar net anlaşılıyor. Ve hatta Anadolu'nun şive, ağız, lehçe farklılıklarında gördüğümüz veya anlamadığımız kelimelerin daha fazla olduğunu ifade etmeliyim. Şehrin sakinleriyle konuştuğunuzda başka bir ülkenin başka bir şehrinde değil de Üsküdar'da, Beykoz'da bir yerdeymişsiniz hissi uyanıyor. Şehirde 35.000 Türk yaşadığı resmi verilerde sunulsa da şehre gidip görüldüğünde Arnavutların hemen hepsinin Türkçe konuştuğu ya da bildiği tahayyül ediliyor. Kaldı ki "Türk" ismini bir etnik aidiyetten ziyade Müslümanlığı ifade etmek için kullanıyorlar. 
Bistrica (Taş Köprü) Köprüsünün hemen sağında bulunan Sinan Paşa Camiinde Cuma namazını eda ettikten hemen sonra Fadıl amcayla karşılaştık. Giyimi ve duruşuyla tam bir Osmanlı Beyefendisi. Bizi Melami Tekkesine davet etti. Tekkeye gittiğimizde ise Türkçe ilahiler, mevlid-i şerifler, dualar okundu; zikirler çekildi. Biz de nasibimize düşenleri heybemize almış olduk. Ayrıca Sinan Paşa Camii'nde ve diğer camilerde Cuma hutbesi ve vaazlar Türkçe veriliyor. 


Şehrin panoramasına değinerek yazımıza son verelim. Onlarca Osmanlı eseri Amasya ilimiz gibi inşa edilmiş. Sinan Paşa Camii merkezli ve Ak Nehir boyunca uzanan nezih bir Osmanlı çarşısı içerisinde camiinin ve kilisenin aynı ada içerisinde olduğunu gördük. Manzaranın bu yönü ifade ettiğimiz istimâlet politikasının en güzel yansımalarından birini gösteriyor. Tüm Prizren'i kuş bakışı görebileceğimiz kalesi yıllara meydan okuyarak hala ilk günkü varlığını sürdürüyor. 


Osmanlı Türkçesi'nin başkentine gidip zarif ve naif akustiği dinlemek, hemhal olmak, demlenmek… Tekrar nasip olması duasıyla…
Vesselam…