Allah’a karşı sorumlu, insana ve topluma karşı sorumsuz olmak mümkün mü?

Türkiye de dâhil olmak üzere dünyanın pek çok yerinde dinden giderek uzaklaşan, kendini seküler bir çerçevede tanımlayan yeni bir neslin ortaya çıktığı artık tartışma götürmez bir gerçek. Böyle bir tablo karşısında, sayıları giderek azalan dindarların din anlayışındaki sorunlar üzerinde durmanın ne kadar gerekli olduğu elbette sorgulanabilir.

Nitekim dindarlık üzerine öz eleştirel bir tonda kaleme alınan yazılara şu tür itirazlar yöneltiliyor: “Toplumda zaten namaz kılanların, oruç tutanların sayısı azalmışken, bu kişileri eleştirmenin sırası mı? İyi kötü bireysel ibadetlerini yerine getirmeye çalışanlarla uğraşmak yerine, dinden uzaklaşan insanların, bilhassa gençlerin dinle arasının nasıl düzelebileceğine odaklanmak gerekmez mi?”

Bu itiraz ilk bakışta makul görünse de dindarı sorgulamakla dinden uzaklaşanı kazanmak, sanıldığı kadar birbirinden bağımsız meseleler değildir. Çünkü insanların dine dair kanaatleri, yalnızca din adına söylenenlerden değil, dine inandığını söyleyen insanların nasıl yaşadığından da etkilenir.

2023-2024 akademik yılında TÜBİTAK bursuyla ABD’de bir yıl araştırma yaptığım dönemde, yaşadığım şehrin tek mescidindeki görevli imama neredeyse her ay İslam’a giren birkaç Amerikalı genci en çok neyin motive ettiğini sordum. Aldığım cevap netti: Filistinlilerin sergilediği örnek Müslümanlık ve verdikleri mücadele, bu ihtidaların en önemli sebebiydi. Son derece etkili konuşmalardan yanı başınızdakiler bile etkilenmezken, yaşadığınızda binlerce kilometre uzağınızdakilerin İslam’la şereflenmesine vesile olabiliyorsunuz.

Yine o yıl, Katolik ağırlıklı bu şehirde on yaşındaki oğlumun karşılaştığı pek çok iyi insan ve örnek davranışın ardından bana, “Baba, bu insanlar Müslüman olmadığı için cehenneme mi gidecek?” diye sorması da bir kenara not edilmeyi hak ediyor. Bu iki örnek, bizi şu gerçekle yüzleştiriyor: İnsanlarda etki bırakan şey, kimin neye inandığı ve neyi anlattığından çok, kimin nasıl yaşadığıdır.

Dindarlık, giderek bireyin kendi iç dünyasına çekildiği, dışarıya yansımayan bir alana sıkışıyor. Namazını kılan, orucunu tutan, zikrini çeken birinin aynı gün içinde komşusuna, hatta ailesine selam vermediğini; çalışanının hakkını geciktirdiğini, işverenini suiistimal ettiğini, gördüğü haksızlığa sessiz kaldığını görmek artık şaşırtıcı değil. Sanki dindarlık, kişi ile Allah arasında belirli ritüellerle sınırlı, üçüncü bir tarafı bağlamayan özel bir sözleşmeye dönüşmüş durumda. Hâlbuki bu ayrım sorunludur: Allah’a karşı görevini yerine getirdiğini düşünen biri, insana ve topluma karşı sorumluluklarını ihmal ediyorsa, sahip olduğu din anlayışını gözden geçirmelidir.

Kur’an’daki emir ve yasakların, kıssa ve mesellerin önemli bir kısmı doğrudan insan ilişkilerini düzenler: yetime kol kanat germek, yoksulu doyurmak, cimri olmamak, yalanı karakter hâline getirmemek, ölçü ve tartıda hile yapmamak, emanete riayet etmek, haksızlık karşısındaki pozisyonunu menfaatine göre ayarlamamak, zina etmemek, içki ve kumardan uzak durmak, faiz yememek... Hz. Âdem’in ve Hz. Yunus’un hatalarından dönerek sorumluluk üstlenmeleri, Hz. Yusuf’un iffeti, sabrı ve kendisine kötülük edenleri bağışlaması da aynı ahlaki çerçeveyi insan hayatının somut sahneleri üzerinden anlatır. Bunların hepsi kulun kula, dolayısıyla Allah’a karşı sorumluluğunun parçasıdır. İşte hayatın içinden bu gibi emir, yasak ve kıssaları görmezden gelerek dini namaz ve oruç gibi ritüellere indirgemek, İslam’ın bütünlüğünü gözden kaçırmaktır.

Hatta dinin en soyut, en “Allah’a özel” görünen emri olan tevhid, aslında ideal insanı inşa etmeyi hedefler. Zira Allah’ı zatında ve sıfatlarında tek ilah kabul etmek, kişiyi paraya, makama, topluma ve nefsine kul olmaktan azat eder. Bu azatlık ise kişiyi ideal bir insan olma yoluna sevk eder.

Kişi, dini dar bir ritüel alanına hapsederek borcunu kapattığını sanırken, aslında dinin kendisinden istediği borcun büyük kısmını —insanla, toplumla ve adaletle kuracağı ilişkiyi— ödememektedir.

Bu tablo, hayatın en sıradan anlarında kendini ele verir:

Yaya geçidinde bekleyen birine, döner kavşaktaki sürücüye yol vermeyen,

Sahiplendiği (!) hayvanın insanları rahatsız etmesine aldırış etmeyen,

Çıkarıyla çatıştığında yalan konuşmakta tereddüt etmeyen,

Gününü dedikodusuz ve gıybetsiz geçiremeyen nice insan, aynı zamanda namazını aksatmayan, orucunu kaçırmayan biri olabiliyor...

Kulluğu yalnızca belirli ibadetlerle sınırlı görmenin toplumlara maliyeti zannedildiğinden çok daha ağırdır. Ticarette güvensizlik, trafik kurallarına riayetsizlik, aile ve komşuluk ilişkilerinde sorumsuzluk, kamusal alanda samimiyetsizlik... İslam, namazından orucuna, zekâtından haccına kadar bütün hükümleriyle insanın Allah’la, kendisiyle ve toplumla sahih bir ilişki kurmasını hedefleyen bütünlüklü bir hayat tasavvuru ortaya koyar.

Hz. Ömer’in, bu bağlamda dikkat çekici şu sözüyle bitirelim: “Bir kimsenin sadece kıldığı namaza, tuttuğu oruca bakmayın. Konuştuğunda doğru söylüyor mu, kendisine emanet edilen şeye sahip çıkıyor mu, dünya ile meşgul olurken helal-haram gözetiyor mu? Bunlara bakın!”

Zira Allah’a karşı kulluk, insana karşı sorumluluğun bittiği yerde değil, tam da başladığı yerde görünür.