BİR FAZLI ÖZYALVAÇ GELDİ GEÇTİ!

Sosyal medyada, ölüm haberinde gördüm resmini. Onu tanımayan birisi fotoğrafına bakarak hiçbir fikir yürütemez hakkında! Ona hiç yakışmayan ve onu hiç yansıtmayan yaşlı, yorgun, bıkmış bir resim! Bir ara, bir sor! Efsane müdür profilinin oluştuğu yıllara ait bir resim yok mu? Eline geçen ilk foto ile haber yapılmaz ki! Bu resim onu anlatmaz ki! Bir de ülkücülüğünden bahsetmişler! Onu birazcık tanısalar ülkü kelimesini ve bu kelimenin tüm uzuvlarını bünyesinde barındırdığını, aynı zamanda da ülkücülüğün siyaseten bir taraf olma ihtiyacından değil, bizatihi yaşam biçiminin oluşturduğu sonuçtan kaynaklandığını görecekler.

- Adın ne senin evladım?

- Hakan…

- Adının anlamını biliyor musun?

- Türklerde devletin başı, bir nevi sultan.

- Aferin evladım.

Sonra kendi çocuklarına koyduğu isimleri ve anlamlarını söyledi. Bunları anlatırken gözlerindeki coşku tarifsizdi. İsmin insan üzerindeki etkisini ve önemini anlattı. Bir keresinde bana babamı anlattı. Babamı biliyordum da, ondan dinlemek oldukça keyifliydi. "Senin baban çok iyi bir devlet memuru. İşine hâkim. Okulumuzla ilgili problemleri hemen anlar, işi yokuşa sürmez ve halleder." Babam gözümde daha bir yücelmiş, kıymeti bir kat daha artmıştı. Bize hiç çocuk muamelesi yapmadı. Kocaman adamlarmışız gibi davrandı hep. Yetmişli yılların karanlığında, ortalık savaş alanıyken bile bize hiç umutsuzluk hissettirmedi. Memlekete ve değerlerine hep yüksek bir seviyeden bakmamıza ışık tuttu. Okulun dışında olup bitenleri bize bulaştırmamak için ters köşe sorular sorar, zihnimizi yoklar, nereye yoğunlaşmamız gerektiğini hissettirirdi. Aldığımız zayıf notlara rağmen hepimiz, kendimizi memleketin çok değerli varlıkları olarak görmekten geri kalmazdık. İnsanlığımızla, kulluğumuzla, Türklüğümüzle gurur duymayı ve bunu en yüksek perdeden bize hissettirmek için dağarcığındaki tüm hünerleri sergilerdi. Evet! Bu konuda çok mahirdi. Konuşma üslubundaki keskin, kararlı ve emin ifadesi bizi ortamdan koparır ona kilitlerdi. O aslında tam bir öğretmendi… Benim müziğe olan ilgimi ilk anladığındaki yaklaşımı halâ gözümün önünde: "Keşke ben de senin gibi flüt çalabilseydim. Ne kadar özel bir şeyle meşgul olduğunun farkında mısın? Şu okulda senden bir tane daha yok! Orta Asya'da olsaydın kopuz çalardın. Belki onu da öğrenirsin! Sen onu da iyi çalarsın, eminim…"

Dedim ya o tam bir öğretmendi. Bazıları doğuştan öğretmendir. Fazlı Hocam da onlardandı. Yıllar geçti, ben öğretmen oldum. Bir yerlerde karşılaştığımızda babamı mutlaka rahmetle anardı. İyi ki öğretmen oldun. Sen iyi bir öğretmen oldun, eminim bundan der, beni hiç konuşturmazdı. Gözlerinde kendi çocuklarından birisiymişim gibi bakışı hiç eksik olmadı. Evlendiğimi ve iki oğlum olduğunu söyledim. Hemen adlarını sordu. Birisinin adı Emre diğeri Emir dedim. Harika dedi. Aferin! Mesajı almışsın deyip beni alnımdan öptü. Sonra kırk beş yıl öncesine döndük beraber. Emre ve Emir'in anlamlarını anlatmaya başladı. Aynı heyecan, aynı coşku gözlerinde… Onları getir, tanışmalıyım dedi. Tamam dedim.

Onun yanında kendimi hep iyi hissettim. En son bana çay ısmarladığını hatırlıyorum. Hesabı da bana ödetmedi. Israrlı bir şekilde önüme geçip senin gibi bir evlat bana nasip olmuş, daha ne isterim demesi aklımda…

Şu hayatta baba oluyoruz, müdür oluyoruz, öğretmen, çiftçi, doktor, mühendis oluyoruz; Ama çok azımız büyük olabiliyoruz. Hele Fazlı Özyalvaç olabilenimiz, bir elin beş parmağını geçmez!

Üzerimizde çok hakkın var hocam. Şu an sadece rahmet dileyebiliyorum. Seni hep gururlu ve mağrur bakışlı dik duruşunla hatırlayacağım. Bu yazıya seni ifade edebilecek bir resim bulursam ekleyeceğim. Yoksa da olmasın.