Çocuklarda İletişimin Geliştirilmesi İçin Ne Yapabiliriz?

İletişim, insanoğlunun en temel ihtiyacı, toplumsal varoluşunun zeminidir. Çocuklarımızın gelecekte kendini doğru ifade edebilen, sağlıklı ilişkiler kurabilen, sınırlarını koruyabilen ve sosyal hayatta güçlü durabilen bireyler olmasını istiyorsak, bu becerinin tohumlarını bugünden atmamız gerekir. Ancak çocuklarda iletişim becerilerinin gelişimini ele alırken, bunun sihirli bir değnekle bir gecede gerçekleşmeyeceğini, zamana ve doğru adımlara yayılan bütünsel bir süreç olduğunu kabul etmek son derece önemlidir. Peki, bir çocuğun iletişim gücünü artırmak için ebeveyn olarak nasıl bir yol haritası izlemeliyiz ve hangi kırmızı çizgilere dikkat etmeliyiz?

Çocuklar söylediklerimizden ziyade, farkında olmadan yaptığımız davranışları kopyalayan adeta birer ayna gibidirler. Eğer çocuğumuzun bizi dinlemesini, bizimle açık ve dürüst bir iletişim kurmasını istiyorsak, öncelikle ona bu davranışın canlı birer örneğini sunmalıyız. İletişim evde başlar ve ebeveynlerin önce birbirlerini nasıl dinlediğiyle şekillenir. Eşlerin ev içinde birbirine gösterdiği saygı, sabır, çatışmaları çözme biçimi ve dinleme kalitesi, çocuğun dış dünyaya dair geliştireceği iletişim şemasının ilk taslağıdır.

Birbirini gerçekten duyan ebeveynler, ardından çocuklarına dönüp aynı odaklanmış dikkatle onları dinlemelidir. Günlük hayatın koşturmacası arasında göz hizasına inilerek, tüm dış uyarıcılar (telefon, televizyon vb.) bir kenara bırakılarak dinlenen bir çocuk, "Ben ve hissettiklerim bu ailede değerliyim" mesajını doğrudan alır. Kendini değerli hisseden çocuk ise hem evde hem de dışarıda iletişim kurmaktan çekinmez ve dinlemeyi bir değer olarak hayatına katar.

Çocuklardan bu becerileri beklerken en çok düşülen hatalardan biri, onların birer "yetişkin küçük" olduğunu varsaymaktır. Unutulmamalıdır ki, iletişim becerilerinin gelişimi doğrudan çocuğun yaş grubu ve gelişimsel evresiyle ilişkilidir. 3-4 yaşındaki bir çocuğun oyuncağını paylaşmak istememesi ya da arkadaşıyla yaşadığı bir problemi hemen sözel olarak çözememesi son derece doğaldır. Bu dönemlerde acil, mükemmel ve olgun tepkiler beklemek çocukta kaygı yaratır.

Ebeveynlerin sabırlı olması, çocuğun yaş düzeyine uygun adımlarla ilerlemesi gerekir. Süreç, çocuğun olgunlaşma hızıyla paralel ilerler. Dolayısıyla, çocuğa zaman tanımak, hata yapmasına alan açmak ve hemen kusursuz bir iletişimci olmasını acilen beklememek ebeveynliğin en kritik sabır sınavlarından biridir.

Bir çocuğun iletişim becerisi sadece ev sınırları içinde, steril bir laboratuvar ortamındaymış gibi gelişemez. Çocuğun akran ortamlarına girmesi, sosyal hayatın içine karışması, parkta, okulda, mahallede akranlarıyla didişmesi ve uzlaşması bu gücü artıran en önemli unsurdur. Burada da yine aile içi dinamikler devreye girer: Ebeveynlerin kendi arkadaşlık ilişkilerinin ne denli güçlü, seviyeli ve sağlıklı olduğu, çocuğun da bu beceriyi kazanmasında doğrudan etkilidir. Sizin dostluklarınızdaki paylaşım, yardımlaşma ve kriz anlarını yönetme biçiminiz, çocuğun sosyal hayattaki en büyük rehberi olur.

Çocuğu destekleyici ortamlarda bulundurmak, ona olumlu örnek yaşantılar sunmak elbette çok değerlidir. Ancak hayat sadece ideal ortamlardan ibaret değildir. Çocuğun zaman zaman yanlış arkadaşlık ortamlarında bulunması veya hatalı iletişim biçimlerine, haksızlıklara maruz kalması da aslında kendi içinde öğretici birer deneyimdir. Yanlış iletişimi görmek, "ne yapılmaması gerektiğini" anlamak açısından bir yerde geliştiricidir. Burada önemli olan, çocuğun yanlışı gördüğünde bunu ayırt edebilmesi ve ebeveynine güvenle danışabilmesidir.

Çocuğumuza şu güvenli alanı mutlaka taahhüt etmeliyiz: "Dışarıda, okulda veya arkadaş ortamında seni rahatsız eden, yanlış olduğunu düşündüğün bir şey gördüğünde gel bize sor. Biz sana işin doğrusunu, olması gerekeni anlatalım."

Bu açıklık köprüsü kurulduğunda, çocuk dış dünyadaki olumsuzluklardan, akran zorbalıklarından veya yanlış yönlendirmelerden korunur ve doğrunun ne olduğunu güvenli aile çatısı altında öğrenir. Örneğin, arkadaşı ona kırıcı veya haksız bir söz söylediğinde bu durum içine kapanıp gizlediği bir yara olmamalıdır. Çocuk, "Evet, arkadaşının bu davranışı ya da bu sözü yanlış bir iletişim biçimi. Seni kırdıysa bunu ona, sınırlarını koruyarak açıkça söyleyebilirsin, kırıldığını ifade edebilirsin" şeklinde yönlendirilmelidir. Böylece çocuk hem sınır çizmeyi öğrenir hem de hakkını ararken hırçınlaşmak yerine doğru iletişim dilini kullanmayı alışkanlık haline getirir.

İletişimi güçlendirmeye çalışırken gözden kaçırılmaması gereken en hassas noktalardan biri de çocuğun doğuştan getirdiği mizaç özellikleridir. Her çocuk dışa dönük, girişken, girdiği ortamlarda hemen odak noktası olan bir yapıda olmak zorunda değildir. Bazı çocuklar mizaçları gereği daha sakin, gözlemci ve içe kapanık olabilirler. Bu çocukları zorla ön plana itmek, "Hadi sen de konuş, arkadaşlarına katılsana, neden böyle sessizsin?" diyerek üstlerine gitmek onlara fayda sağlamayacağı gibi, var olan kaygılarını ve yetersizlik hislerini daha da körükler.

Mizaca saygı duymak, çocuğu olduğu gibi kabul etmekle başlar. İçe dönük bir çocuğun da kendi sessizliği içinde çok güçlü bir gözlem yeteneği ve derin bir iletişim dili geliştirebileceği unutulmamalıdır. Önemli olan onun girişken olması değil, ihtiyaç duyduğunda kendini güvenle ifade edebilmesidir.

Mizacın getirdiği içe kapanıklık ile gelişimsel bir problem arasındaki sınırı iyi çizmek gerekir. Çocuk büyüdüğü, okul çağına geldiği halde bazı temel alanlarda ciddi tıkanıklıklar yaşıyorsa burada durup durumu yeniden değerlendirmek şarttır.

Örneğin, çocuk artık ilkokul çağına gelmiş olmasına rağmen:

Akranlarıyla hiçbir şekilde sürdürülebilir arkadaşlık ilişkisi kuramıyorsa, hep yalnız kalıyorsa,

Sınıfta en temel ihtiyaçlarını, derdini, sıkıntısını öğretmene veya arkadaşlarına anlatmakta belirgin bir güçlük çekiyorsa,

Öğretmen ona bir soru sorduğunda ya da tahtaya kalkması gerektiğinde aşırı bir panik, kaygı, ağlama krizi veya donakalma davranışı gösteriyorsa,

İşte bu sinyaller, durumun basit bir mizaç özelliği ya da zamana bırakılacak bir çekingenlik olmadığını gösterir. Bu gibi durumlarda çocuğun sosyal, akademik ve duygusal gelişiminin sekteye uğramaması adına gecikmeden bir profesyonel destek (psikolojik danışman, çocuk psikoloğu veya çocuk psikiyatristi) alınması hayati önem taşır.

Son olarak, güçlü bir iletişimin gizli kahramanı şüphesiz ki duygu farkındalığıdır. Çocuğun iletişim becerisini geliştirirken, onun sadece kelimelerle konuşmasını değil, duygularını tanımasını ve bu duyguları cesurca ifade etmesini desteklemeliyiz. Öfkelendiğinde, kırıldığında, kıskandığında ya da çok mutlu olduğunda içinde ne olup bittiğini fark eden ve bunu "Şu an bana böyle davranılması beni çok kırdı" veya "Bu durum beni öfkelendirdi, biraz yalnız kalmaya ihtiyacım var" şeklinde ifade edebilen bir çocuk, yaşam boyu sağlıklı ilişkiler kuracaktır.

Çocuklarımıza iyi birer iletişimci olmayı öğretmek; onlara sadece konuşmayı dikte etmek değil önce dinlemeyi, hissetmeyi, yanlışı doğrudan ayırmayı, sınır çizmeyi ve duygularını güvenle paylaşmayı öğretmektir. Bizler ebeveyn olarak evde doğru modeller sunduğumuz, mizaçlarına saygı duyup gelişim süreçlerini sabırla takip ettiğimiz ve gerektiğinde uzman elini tutmaktan çekinmediğimiz sürece, dünyayla sağlıklı bağlar kurabilen güçlü nesiller yetiştirmemiz kaçınılmaz olacaktır.