Çocuklarda öfke

Gündelik hayatın telaşı içinde evlerimizde sık sık karşılaştığımız, çoğu zaman ne yapacağımızı bilemeyip paniklediğimiz bir anlar vardır. Bunlardan en zorlanılanı çocuğunuzun birdenbire çığlıklarla yere yatması, elindeki oyuncağı fırlatması ya da kapıları çarparak odasına kapanması olabilir. O anda ebeveyn olarak ilk refleksimiz genellikle aynı olur. "Hemen sus!", "Sakin ol!", "Öfkelenecek ne var bunda?" Peki ama gerçekten öyle mi? Tamamen insani, son derece doğal ve hayatın vazgeçilmez bir parçası olan öfke, çocuklar söz konusu olduğunda hemen bastırılması, yok edilmesi gereken bir "suçlu" muamelesi görebilmektedir.

Olanları sadece anlamaya çalışan bir yetişkin gözüyle baktığımızda, çocuk dünyasındaki fırtınaları dindirmenin ilk yolu öfkeyi bir düşman değil bir mesaj olarak görmekten geçiyor. Öfke; tıpkı sevinç, hüzün, heyecan veya korku gibi temel bir insani duygudur. Ne var ki toplum olarak olumlu duyguları kucaklamaya oldukça istekliyken, olumsuz gibi görünen duyguları hızla halının altına süpürme eğilimindeyiz. Oysa çocukların her şeyden önce öğrenmesi gereken ilk gerçek şudur: Öfke de tıpkı mutluluk kadar doğal, sağlıklı ve yaşanması gereken bir duygudur.

Bir çocuğun öfkesini yönetebilmesinin ön koşulu, ne hissettiğini adlandırabilmesidir. Duygu regülasyonu dediğimiz bu süreç, çocuğun iç dünyasındaki karmaşaya bir isim vermesiyle başlar. Göğsünde sıkışan o baskının, kalbinin hızlı hızlı çarpmasının ya da ellerinin titremesinin adının öfke olduğunu bilen bir çocuk, bilinmezliğin getirdiği korkudan sıyrılır. Kendi duygusal haritasını çizmeye başlayan, "Şu an çok öfkeliyim çünkü oyunum yarıda kesildi" diyebilen bir çocuk, kontrolü eline almaya ilk adımı atmış demektir. Çünkü tanınmayan duygu yönetilemez. Sadece patlar ya da içe çöker.

Bazen durup kendimize dürüstçe şu soruyu sormamız gerekiyor. Trafikte sıkıştığımızda kornaya basan, iş yerinde bir aksaklık çıktığında sesini yükselten, günün yorgunluğuyla evde sabırsızca davranabilen biz yetişkinler bile zaman zaman öfkemizi kontrol etmekte zorlanırken; henüz beyninin duygu denetiminden sorumlu ön bölgesi gelişimini tamamlamamış bir çocuktan kusursuz bir sakinlik beklemek ne kadar adil olmayacaktır.

Çocuklar duygularını ve bunların bedensel tepkilerini henüz yeni yeni keşfediyorlar. İçlerinde fırtınalar koparken onlardan profesyonel bir diplomat gibi davranmalarını beklemek, doğanın kanunlarına aykırıdır. Onların bu gelişimsel süreçte mükemmel olmalarını istemek yerine, yaşadıkları duygu yoğunluğunun normal olduğunu kabul etmeli ve onlara rehberlik etmeliyiz.

Burada kritik bir ayrımı vurgulamak gerekir. Öfke hissi son derece sağlıklıdır; ancak öfkenin dışa vurum şekli yıkıcı olabilir. Bizim amacımız çocukların öfkelenmesini engellemek değil, sağlıklı öfke biçimini göstermektir. Sınırlarımızın ihlal edildiği, haksızlığa uğradığımız ya da engellendiğimiz durumlarda öfkelenmek en doğal hakkımızdır. Öfke, bizi koruyan ve kendimizi savunmamızı sağlayan koruyucu bir kalkandır.

Peki, çocuklar sağlıklı öfkelenmeyi nereden öğrenir? Tabii ki evden, yani biz ebeveynlerden. Onların önünde hiç öfkelenmeyen, her an süper kahraman gibi sakin kalan sahte rol modeller olmak zorunda değiliz. Aksine, onların önünde öfkelenmek ama bu öfkeyi nasıl yönettiğimizi göstermek en büyük eğitimdir.

Bir ebeveynin, "Şu an bana söylenen bu söze çok öfkelendim, bu yüzden sesimi yükseltmek yerine biraz yürüyüş yapıp derin nefes alacağım" demesi ve bunu uygulaması, çocuk için yüzlerce sayfalık kitaptan daha etkilidir. Öfkelendiğimizde eşyaları kırmadığımızı, bağırmadığımızı, duygumuzu kabul edip kendimize ve çevremize zarar vermeden bunu ifade ettiğimizi gören çocuk, öfkenin yakıp yıkan bir felaket değil, yönetilebilir bir dalga olduğunu anlar.

Çocukluk çağında tanınmayan, ifade edilmesine izin verilmeyen ya da yanlış modellemelerle kontrolden çıkan öfke, büyüdükçe şekil değiştirerek bireyin tüm hayatını kuşatan derin problemlere dönüşür. Bu durumun sonuçlarını sadece çocukluk dönemiyle sınırlı görmek büyük bir yanılgıdır.

Akran Zorbalığı: Çocuklukta öfkesini konuşarak ya da sağlıklı yollarla ifade edemeyen çocuk, bunu fiziksel veya sözel şiddetle dışa vurmaya başlar. Okul çağında karşımıza çıkan akran zorbalığının temelinde, çoğu zaman kendi öfkesini ve çaresizliğini başkalarına hükmederek bastırmaya çalışan çocuklar yatar.

Ergenlikte Kimlik ve Kişilik Krizleri: Ergenlik dönemi zaten başlı başına bir dalgalanma sürecidir. İçindeki öfke birikimini çocukluktan beri çözememiş bir genç, ergenlikte ciddi kişilik problemleri, kural tanımazlık, riskli davranışlara yönelme veya tam tersi derin bir içe kapanma ve özsaygı kaybı yaşayabilir.

Yetişkinlikte İşe Uyum Sağlayamama: Öfke kontrolü olmayan bir çocuğun gelecekteki iş hayatı da büyük tehdit altındadır. Eleştiriye tahammülü olmayan, baskı altında öfke patlamaları yaşayan ya da stresi yönetemeyen bireyler, iş ortamında uyumsuzlaşır, sık sık iş değiştirir ve kariyer basamaklarında sürekli sorun yaşar.

Romantik İlişkiler ve Evlilikte Başarısızlık: Belki de en büyük hasar, yetişkinliğin duygusal bağlarında ortaya çıkar. Çocukken öfkesiyle barışamamış, bunu bir iletişim aracı olarak şiddetle veya tamamen küserek kullanmayı öğrenmiş kişiler; yetişkinlikte sağlıklı bir evlilik sürdüremez. Partnerine duygusal şiddet uygulayan, kriz anlarında kaçan ya da yıkıcı tartışmalara giren bireylerin geçmişine bakıldığında, genellikle anlaşılmamış ve yönlendirilememiş çocukluk öfkeleri görülür.

Öfke, hayatın rengidir; siyah ya da beyaz değil, doğru yönetildiğinde yapıcı bir güçtür. Çocuklarımıza bırakacağımız en değerli miras, hiçbir duygudan korkmamaları gerektiğini öğretmektir. Onlara "Öfkelenme!" demek yerine, "Öfkelendiğini görüyorum, bu çok doğal. Seni neyin bu kadar öfkelendirdiğini anlamak için buradayım ve bu hissin geçmesi için sana yardımcı olabilirim" diyebildiğimiz gün, hem daha sağlıklı bireyler yetiştireceğiz hem de geleceğin zorbalıktan uzak, anlayışa dayalı toplumunun temellerini atacağız. Unutmayalım, fırtınayı durduramazsınız ama çocuğunuza gemiyi nasıl kullanacağını öğretebilirsiniz.