Çocuklarımızın Yarınını mı Yoksa Kendi Kaygılarımızı mı Besliyoruz?

Günümüz dünyasında ebeveynlik, sessiz bir rekabetin bitmek bilmeyen bir kıyasın ve en iyisi olma zorunluluğunun kuşatması altında gibi görünmektedir. Eskiden bir çocuğun saygılı terbiyeli olması, sağlığının yerinde olması ve okulubitirmesi yeterli bir başarıyken şimdilerde çıta ulaşılamaz bir sanal gerçekliğe dikilmiş durumdadır. Modern ebeveynin en büyük sınavı artık sadece çocuk yetiştirmek değil kendi içindeki başarısızlık korkusuyla ve toplumsal onaylanma arzusuyla başa çıkmak haline geldi.
Ebeveynlerin çocuklarının akademik, sosyal ya da sportif başarılarına yönelik duydukları o yoğun kaygı, aslında çoğu zaman çocuğun geleceğinden ziyade ebeveynin kendi eksiklik hissini kapatma çabasından doğuyor. Çocuğun aldığı her yüksek not, kazandığı her kupa veya girdiği seçkin okul, ebeveynin sosyal çevresindeki iyi ebeveyn imajını tescilleyen birer mühür gibi algılanıyor. Bu noktada çocuk, yaşayan bir bireyden ziyade ebeveynin özgeçmişine eklenen bir proje haline dönüşme riskiyle karşı karşıya kalıyor. Peki, bu bitmek bilmeyen daha fazlası talebi, çocuğun ruhunda nasıl bir yara açıyor?
Bir çocuğun değerinin sadece karnesindeki rakamlarla ya da kazandığı sınavlarla ölçüldüğü bir ev ikliminde, çocuk şu mesajı bilinçaltına kazır: "Ben, sadece başarılı olduğum sürece sevilmeye ve onaylanmaya layığım." Bu, bir çocuğun omuzlarına yüklenebilecek en ağır psikolojik yüktür. Bu yükün altında ezilen çocuklar, yetişkinlik dönemlerinde ya kronik bir mutsuzlukla mükemmeliyetçi bireylere dönüşüyor ya da en ufak bir başarısızlıkta tamamen pes eden, özgüveni paramparça olmuş yetişkinler haline geliyorlar. Başarı odaklı kaygı, ebeveyn ile çocuk arasındaki o saf, koşulsuz sevgi bağını bir performans yönetimi ilişkisine çeviriyor. Akşam yemeği masaları, yerini şefkatli sohbetlere değil adeta birer yönetim kurulu toplantısına, hesap sorma seanslarına bırakıyor.
Asıl mesele, başarının tanımını modern çağın dayatmalarından kurtarıp yeniden yapabilmekte gizlidir. Başarı bir sınavda ilk yüze girmek mi, yoksa zorluklar karşısında ayağa kalkabilme becerisi yani psikolojik dayanıklılık geliştirmek mi? Başarı herkesin gıpta ettiği, yüksek maaşlı ama ruhu kurutan bir mesleğe sahip olmak mı, yoksa dürüst, empati kurabilen ve ruh sağlığı yerinde bir birey olarak toplumda var olabilmek mi? Ebeveynler olarak aynaya bakıp sormamız gereken soru şu: Çocuğumuzun eve getirdiği notlar mı daha önemli, yoksa o notları getirmeye çalışırken yolda kaybettiği çocukluk neşesi ve merak duygusu mu?
Unutulmamalıdır ki ebeveyn kaygısının derecesi çocuk için son derece önemlidir. Biz kapıdan içeri girdiğimizde, daha "merhaba" demeden suratımızdaki o endişeli ifadeyle "Sınavın nasıl geçti?" diye sorduğumuzda, aslında çocuğa güven değil, derin bir varoluşsal korku aşılıyoruz. Oysa bir çocuğun dünyadaki en temel ihtiyacı, başarısız olduğunda, düştüğünde veya hata yaptığında sığınabileceği, yargılanmayacağı güvenli bir limandır. Eğer çocuk, bir hata yaptığında evde fırtınalar kopacağını, ebeveyninin yüzünün asılacağını veya hayal kırıklığına uğrayacağını biliyorsa, hayatı boyunca risk almaktan korkan, yaratıcılığı körelmiş, sadece "hata yapmamaya" odaklanmış silik bir karaktere dönüşür.
Bugünün rekabetçi eğitim sistemi içinde ebeveynlerin kaygılanması bir yere kadar normal bir reflekstir.Ancak bu kaygının bir yönetim biçimine dönüşmesi yıkıcıdır. Çocuğun yeteneklerini görmezden gelip onu standart bir başarı kalıbına sokmaya çalışmak, meşeyi gül açmaya zorlamaktan farksızdır. Her çocuk kendi mevsiminde, kendi renginde çiçek açar. Onları başkalarıyla kıyaslamak, sadece onların biricikliğine hakaret etmek değildir.Aynı zamanda aradaki güven köprülerini de dinamitlemektir.
Sonuç olarak, çocuklarımız bizim hayallerimizin devamı, yarım kalmış projelerimiz ya da toplumdaki statümüzü sağlamlaştıracak araçlar değildir. Onlar, kendi hikayelerini yazmak üzere bu dünyaya gelmiş bağımsız, özgür ruhlardır. Onların başarısına yönelik duyduğumuz aşırı ve kontrolsüz kaygı, aslında onların kanatlarını güçlendirmiyor.Aksine özgürlüklerine engel olan ağır birer prangaya dönüşüyor. Belki de bir ebeveynin hayattaki en büyük başarısı; bir çocuğu "başarı" olgusuna kurban etmeden, sadece kendisi olduğu için sevebilmek ve ona hata yapma özgürlüğünü tanıyabilmektir. Çocuklarımıza verebileceğimiz en kıymetli miras, derece yapılmış bir sınav sonucu değil; her ne olursa olsun arkalarında olduğumuzu hissettirdiğimiz o sarsılmaz güven duygusudur. Yarınlar, zedelenmeden büyüyebilen ve kendi değerini başkalarının onayına bağlamayan özgür ruhların olacaktır.