“Efendileri Rüyasında Görmüş”: Bir Yönetim Şekli Olarak Rüya

“Aklınızı kullanıp düşünmez misiniz?” (Yunus 10/16)

Rüya, insanın iç dünyasında yaşadığı, başkasına tam aktarılamayan kişisel bir tecrübedir; İslam geleneğinde salih rüyaya müjde ve uyarı değeri de atfedilir. Ama rüyanın kişi için anlamlı olması, kendisi veya başkaları üzerinde bağlayıcı bir otorite kurabileceği anlamına gelmez.

Bir insan gördüğü rüyadan etkilenebilir, onu kendisi için teselli ya da ikaz olarak düşünebilir ancak bu, başkaları için ne kesin bilgi üretir ne de onları bağlar. Rüya; başkasından itaat, bağlılık veya belirli bir davranış talep etmenin gerekçesi hâline getirildiğinde sorun başlar. Orada artık bir rüyadan değil, bir otorite tekniğinden, bir “yönetim şeklinden” söz etmek gerekir.

Bazen rüya yalnızca tek bir kişiyi bağlamak ve yönlendirmek için değil; bir topluluğu, liderini ve yürütülen faaliyetleri olağanüstü bir meşruiyetle donatmak için kullanılır. Böylece rüya bireysel bir tecrübe olmaktan çıkar; topluluğun, grubun ya da cemaatin doğruluğunu, liderin seçilmişliğini ve işlerin ilahî onay aldığını ima eden bir sembole dönüşür.

Bu tür anlatılarda döngü genellikle şöyle işler:

Önce sorgulanamaz bir lider figürü inşa edilir.

Ardından onun gördüğünü söylediği rüyalar, olağanüstü konumuna delil gibi sunulur.

Liderin otoritesi rüyanın gizemiyle, rüyanın etkisi de liderin konumuyla güçlenir. Bu da (ihtiyaç hâlinde) yeni rüyaların daha kolay kabul görmesini sağlar.

Böylece itiraz eden kişi yalnızca bir insana değil, gaybî bir işarete, hatta ilahî iradeye direnmekle suçlanır. Lideri eleştirmek sadakatsizlik, rüyasını sorgulamak ise manevî körlük sayılır. Her yeni rüya, “Biz doğru yerdeyiz, liderimiz seçilmiş, yaşadıklarımız ilahî bir işaretle destekleniyor” duygusunu tazeler.

İhlas, samimiyet ve güzel bir örneklikle yetinmek yerine sürekli rüyalara müracaat etmek, bir kişi ya da topluluk için bir zaaf işareti olabilir; böyle bir yaklaşım karşısında temkinli olmak gerekir. Bir dinî liderin Hz. Peygamber’i, diğer peygamberleri ya da sahabeyi rüyasında gördüğünü söylemesi ve bu rüyalardan hareketle kendisine ve topluluğuna otorite kazandırmaya çalışması, aklını kullanan insanlar için oradan uzaklaşmanın en önemli gerekçesini oluşturmalıdır.

Rüya üzerinden meşruiyet arayanlar sık sık Hz. İbrahim’in veya Hz. Yusuf’un rüyalarını örnek gösterir. Ancak aradaki fark açıktır: Onların rüyaları sıradan bir tecrübe değil, peygamber olmaları sebebiyle aldıkları vahyin bir parçasıydı; rüyayı doğru ve bağlayıcı kılan da bizzat bu peygamberlik konumuydu. Bugün görülen (ya da görüldüğü iddia edilen) rüya, kaynağı ve değeri bakımından bu örneklerle bir tutulamaz.

Kur’an’ın, Hz. Peygamber’in ve bu ikisi temelinde güzel bir hayat yaşayanların örnekliği ortada iken bir Müslümanın nasıl yaşayacağını, kime nasıl tabi olacağını göstermek için başka bir delile ihtiyaç yoktur. Bu açık ve ortak mirası bir kenara bırakıp kendisini rüyalarla ispatlama derdine düşenlerin asıl amacı sorgulanmalıdır:

Bir dava, ayakta durmak için sürekli olağanüstü takviyelere muhtaçsa, bu onun gücünün mü, yoksa zayıflığının mı işaretidir?

Bu bağlamda şu ilave sorular değer taşır:

Bu rüya kimin işine yarıyor?

Kimin nüfuzunu artırıyor ve sözünü tartışılmaz hâle getiriyor? Kimin üzerindeki itaati büyütüyor?

Kimin sosyal, sembolik ya da maddî konumunu güçlendiriyor?

Kimin sorgulamasını ve itirazını suçluluğa dönüştürüyor?

Eğer rüyanın anlatımı, anlatanın otoritesini sürekli olarak güçlendiriyor ve müntesiplerinden daha fazla teslimiyet talep ediyorsa, burada mesele artık rüyanın doğruluğu değil, rüyanın hangi işlevi gördüğüdür.

Dindar insanların bir liderde aramaları gereken şey, olağanüstü tecrübeler değil, samimiyet ve istikamettir; çünkü gerçek dinî olgunluk insanları bir şahsa değil hakikate ve sorumluluğa yönlendirir. “O gördüyse doğrudur” diyerek aklını rüyaya teslim eden kişi de sorumluluktan kurtulmaz zira akıl bir emanettir. Bir liderin bunu bir “motivasyon kaynağına”, talepleri meşrulaştıran bir araca dönüştürmesi ise dini amaç olmaktan çıkarıp başka çıkarlara hizmet eden bir aparata indirger.

“Vahiy alan Peygamber”e “Ey Allah’ın Resûlü, bu söylediğin vahiy mi, yoksa kendi görüşün mü?” diye sorabilen bir ümmetten;

“Rüya gören lidere” sorgusuz itaat eden topluluklara dönüşmek, aklın ne denli terk edildiğinin en çarpıcı göstergesidir.

Hesap günü bizden kabul edilmeyecek şu mazereti beyan etmekten Allah’a sığınmamız gerekmez mi:

“...Rabbimiz! Biz efendilerimizi ve büyüklerimizi dinledik, onlar da bizi yoldan saptırdılar.” (Ahzab 33/67)