Herkes gidip görmek, gezmek ister. Bir yerde mıh gibi çakılı kalmak insanın doğasına aykırıdır. Biz Türkler de Orta Asya' dan, doğamızın bu dürtüleri ile gelmişiz. Tabi o zamanki hareketler turizm amaçlı değildi. Bunların birçok tarihi sebepleri olduğu gibi, şu da var ki insan hiç yerinde durmamıştır. Bu davranışının altında yatan hareket etme dürtüsüne bir türlü engel olamamıştır. Dağların, taşların, tüm canlıların hareket halinde olduğu bir evrende insanın hareketsiz kalması mümkün mü? Fay bile kırılırken kendini sağlam bir zemine götürmek için hareket etmiyor mu? Herkes, her şey kendisine daha huzurlu daha yaşanabilir mekânlar ve ortamlar için çabalamıyor mu?
Bu gidişler, gelişler bir bakıma insanın sınavlarıdır da! Gördüklerin, yaşadıkların hayat çerçevene bir değer katmıyor, anlam kazandırmıyorsa ve olanı biteni daha net göremiyorsan beyhude yorgunluktan başka bir şey de değildir. Bizde bir söz vardır: Çay sıra gidip kum sıra gelmek… Hah! İşte tam da bu anlatmak istediğim. Cep telefonlarında çekilmiş üç beş foto ve üç beş videodan başka, somut hiçbir kalıntısı olmayan ziyaretler kime ne fayda verir ki? Sosyal medyada bak ben ne güzel geziyorum tozuyorum görüntüleri ile yaşamın sadece şehvetli bir serüven olduğu görüntüsünü ayakta tutmaktan, kişisel egoları, kibri parlatmaktan başka ne işe yarar ki?
İtalya'da Floransa'yı geziyorduk. Rehberimiz ezberlediği şeyleri anlatıyordu bir yandan: Nerede pizza yenir, falanca mekanın tramisusu güzeldir, filanca barok dönem heykelleri şurada, buradan dondurma yemeden ayrılmayın!
Ponte Santa Trinata Köprüsü' nü ve hikâyesini bilmeden geçip gittiğiniz her Floransa gezisi boştur! Geziniz böyle olacaksa, Bilim Sanat Merkezi'nden ya da Fen Lisesi'nden bir öğrenci yollayın yerinize! Daha faydalı, daha hayırlı olur kesin. Bu köprünün, zamanının en güzel çizgilerini üzerinde taşıdığını, Rönesans'ın en müstesna eserlerinden birisi olduğunu, dünyanın da en güzel köprüsü olarak adlandırıldığını bilmeyeceksen, oraya seni götüren uçağa, uçak biletine verdiğin paraya yazık! Beni en çok duygulandıran tarafı ise 1944' te Almanların, savunma hattı uğruna köprüyü gözden çıkarmaları olmuş. İtalyan Başpiskoposu, yoğun ısrarına rağmen, köprünün yıkılmasına engel olamamış. Buna benzer bir durum 1492' de Granada'da Elhamra Sarayı'nda yaşandı. Endülüs mimarisinin eşsiz çizgilerini üzerinde taşıyan Elhamra, İspanyol Kuşatmasına daha fazla dayanamazdı. Gelmekte olan yıkımı hisseden komutan, Nasri Emiri Ebu Abdullah Muhammed b. Ali, güzelim sarayın gözü önünde heba olmasına göz yumamadı. Şehrin anahtarını İspanyollara teslim etti.
Kelimelerin bittiği, kifayetsiz kaldığı davranışlar vardır. Bu da öyle! Bir komutan düşünün; Gururunu, onurunu ayaklar altına alsın! Peşin peşin, kılıcını kınından çıkarmadan, teslim olsun!
Elhamra'nın anahtarlarını avuçlarında tutan komutan, o an kendisini bir savaşçı gibi değil, yüzyılların emanetçisi gibi hissediyordu. Gururu susmuş, vicdanı konuşmaya başlamıştı. Taşlara sinmiş duaları, avlularda yankılanan su seslerini, duvarlardaki nakış gibi ayetleri düşünüyordu. Bir hamleyle hepsinin küle dönüşebileceğini bilmek kalbini parçalıyordu. Elhamra'yı korumak adına kendisini tarihin acımasız sayfalarına teslim etmeyi daha hayırlı bulmuştu.
Hadi şimdi biraz Granada'yı gezelim. Hak ettik! O komutanı ve hikâyesini bilmeden yediğin dondurma boğazından geçmez, tiramisu da burnundan gelir! Ya da boş ver, şu Elhamra'nın önünde bir selfi çekelim! Geldiğimize değsin!