Hakikat Arayışını Baştan Bitirmek: Taassup

“De ki: Eğer doğru söylüyorsanız delilinizi getirin.” (Bakara, 2/111)

“Onlara ‘Allah'ın indirdiğine uyun’ denildiğinde, ‘Hayır, biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye uyarız’ derler. Ya ataları hiçbir şey akledemeyen kimseler idiyse?" (Bakara, 2/170)

“Bir şeyi aşırı sevmen, seni kör ve sağır eder.” (Ebû Dâvûd, Edeb, 111)

Taassup; bir düşünceye, kişiye, gruba veya inanca ölçüsüz biçimde bağlanmak; bağlı olunan şeyi kayıtsız ve şartsız savunmak ve alternatif görüşlere kendini tamamen kapatmaktır. Böyle bir tutumun özellikle din alanında ortaya çıkması, inancın sorgulamayla bağdaşmadığı, dindar insanın düşünmekten çok teslim olmakla yükümlü olduğu yönündeki yaygın kanaati beslemektedir. Ancak bunun İslam için geçerli olmadığı açıktır. Zira Kur’an muhatabından delil ister; körü körüne bir aidiyetle yetinmeyi de yasaklar. Dahası, kendi iddialarını da delilsiz bırakmaz: Göklerin ve yerin yaratılışına, insanın kendi yaratılışına defalarca dikkat çeker; verdiği mesellerle muhatabını düşünmeye, aklını kullanmaya çağırır. Sorgulanmaktan çekinen bir din, mensubuna ‘delilin nedir?’ diye sormayı öğretir mi?

Soru sormak, İslam’ın karşısında değil, bizzat yanındadır. Hz. İbrahim’in en temel inanç meselelerinden olan “ölümden sonra dirilişin” nasıl gerçekleşeceğini sorması ve ardından aldığı “inanmadın mı?” sorusuna verdiği o meşhur yanıt, hakikat arayışının dindeki meşruiyetini en saf haliyle ortaya koyar: “Hayır (inanıyorum); fakat kalbim mutmain olsun diye!” (Bakara, 2/260). Bu duruş, imanın taklidî bir kabullenişten çıkıp tahkikî bir bilgi arayışına dönüşme sürecidir. Taassup ise, mutmain olma çabası yerine, “yeteri kadar inanmış” olma konforuna sığınarak bu sürecin önünü tıkar.

Taassubun yalnızca bilgisizlikten kaynaklandığını düşünmek, meselenin önemli bir tarafını gözden kaçırmaktır. İnsan çoğu zaman bilmediği için değil, hakikati arama sorumluluğundan kurtulmak için bir otoriteye sığınır. Çünkü hakikati aramak zahmetli bir iştir; insanın kendi kanaatlerini, alışkanlıklarını ve aidiyetlerini sürekli gözden geçirmesini gerektirir. Taassup ise insana bir konfor alanı sunar. İnsan, hakikati bizzat araştırmak ve her defasında yeniden tartmak yerine, “benim için doğruyu o (ya da onlar) bilir” diyerek bu sorumluluğu başka bir kişiye, gruba, kuruma veya merciye devreder. Böylece düşünmenin, tartmanın ve gerektiğinde yanıldığını kabul etmenin yükünden kurtulur; kendisini hazır cevapların ve tartışmasız doğruların bulunduğu daha güvenli (!) bir alana yerleştirir.

Danışmakla teslim olmak arasında önemli bir fark vardır. “Bizimkiler ne diyor?” sorusu, “Delil ne diyor?” sorusunun yerini aldığında sorun başlar. Kişi, danıştığı merciin kanaatini bir görüş olarak değerlendirmek yerine, onu hakikatin kendisi ve tartışılmaz ölçüsü hâline getirir. Böylece hakikati araştırma sorumluluğunu başkasına devretmekle kalmaz, o merciin söylediklerini sorgulama ihtiyacından da kendisini kurtarır. Bu yüzden mutaassıp çevrelerde şu gibi çelişkilere sıkça rastlanır: Aynı hatayı “kendi mensup olduğu çevreden” biri yaptığında şartlara bağlanır, hoş görülür, mazeret bulunur; “karşı taraftan” biri işlediğinde ise derhal mahkûm edilir.

Taassup, çok sevmek ya da saygı duymak değildir; bir yetki devridir. Bu devir, bir kişiye olabileceği gibi bir kuruma, bir ekole ya da bir ideolojiye de olabilir. İslam’da Allah ve Resûlü’nün ötesinde sözü delil aranmadan kabul edilmeyi hak eden kimse yoktur; ilmi ve samimiyeti ne olursa olsun. Seküler çevrelerde ise teorik olarak böyle bir sorgulanamazlık yetkisi tanınmaz. Buna rağmen pratikte adı anıldığında itirazın yersiz sayıldığı isimler, otoritesi tartışma dışı tutulan kurumlar ve karşısında durmanın peşinen kusur sayıldığı kavramlar ortaya çıkabilmektedir.

Kur’an, taassubun tam karşısında durur. Bir yandan sevdiklerimize karşı adil olmayı emreder: “Kendiniz, ana babanız ve yakınlarınız aleyhine de olsa adaleti titizlikle ayakta tutun.” (Nisâ, 4/135) Öte yandan sevmediklerimize karşı da aynı ölçüyü ister: “Bir topluluğa duyduğunuz öfke sizi onlara karşı adaletsizliğe sürüklemesin.” (Mâide, 5/8) İki âyet birlikte tek bir ölçü kurar: Bir sözün ya da davranışın değeri, sahibinin “bizden” veya “onlardan” oluşuna göre değil, hakikatin neresinde durduğuna göre belirlenir.

Sahabenin Allah Resûlü’ne bağlılığını doğru anlamak, “Allah ve Resûlü daha iyi bilir” demekle, gerektiğinde “Ya Resûlallah, bu sizin görüşünüz mü, yoksa vahiy mi?” diye sormak arasındaki irtibatı kavramaktan geçer. Bu iki tavır birbirine zıt değil, bağlılığın sınırlarını ve mahiyetini bilen bir bilincin iki farklı tezahürüdür. Sahabe, Allah Resûlü’ne bağlılığın nerede teslimiyeti, nerede ise istişareyi ve görüş bildirmeyi gerektirdiğini ayırt edebiliyordu. Bedir’de Hubâb b. Münzir’in ordunun konumuna ilişkin sorusu bunun çarpıcı bir örneğidir. Hubâb, önce bunun vahiy mi, yoksa müzakereye açık bir görüş mü olduğunu anlamak istemiş; aldığı cevabın ardından kendi kanaatini ortaya koymuştur. Buradaki asıl dikkat çekici nokta, bağlılığın sorgulamayı ortadan kaldırmaması, aksine nerede teslim olunacağını, nerede görüş bildirilebileceğini bilme sorumluluğunu beraberinde getirmesidir. Taassup ise tam da bu ayrımın kaybolduğu, bağlılığın ölçüsünün yerini kör bir kabullenişe bıraktığı noktada ortaya çıkar.

Günümüz insanı için vahyin ilk muhataplarından bize ulaşan bu çarpıcı örnekler çok şey söyler. Allah Resûlü’ne bağlılığı, gerektiğinde “Bu sizin görüşünüz mü, yoksa vahiy mi?” diye sorabilecek bilinçle yaşayan bir ümmetten, bugün görüşlerini sorgulamaya kapalı sayısız otoritenin kuşattığı mutaassıp bir zihin dünyasına savrulmuş durumdayız. O hâlde şu ilahî ikazı hatırlamanın vaktidir: “Nereye bu gidiş!” (Tekvîr, 81/26)

dr.ersinkabakci@gmail.com