İKİ ANNENİN REFERANS MEKTUBU

Yabancı ülkelerde bulunmuş, oralarda okumuş ya da çalışmış insanlarla sohbet etmeyi severim. Anlattıkları her hatıra, insanın zihninde yeni pencereler açar. Bazen güldürür, bazen düşündürür; çoğu zaman da "Biz neden böyleyiz?" sorusunu sordurur. Yazıp çizen, anlatmayı meslek edinmiş biri olarak bu tür anekdotları zihnimin bir köşesine değil, notlarımın arasına emanet ederim. Gün gelir, bir denemenin satır aralarında kendine yer bulur.
Geçtiğimiz günlerde Avustralya'da eğitim görmüş bir arkadaşla sohbet ederken dinlediğim bir olay da tam böyleydi. Dinlerken gülümsedim, ardından durup düşündüm. Şimdi sizlerle paylaşmak istiyorum.
Avustralya, toplum yapısı bakımından dikkat çekici bir benzerlik sergiler. Kıtanın neresine giderseniz gidin; örf, adet, kurumlar ve eğitim anlayışı neredeyse aynıdır. Bu birliktelik, güçlü bir toplumsal düzeni de beraberinde getirmiştir. Okuyan, sorgulayan, beyana dayalı bir hayat süren insanlardan oluşur. Orada bir işi yaparken önce kişinin sözüne inanılır. Bürokrasi işin arkasından gelir. Ancak yalan beyanın bedeli ağırdır.
Sydney'de bir okul, anasınıfı öğretmeni alacaktır. Süreç bizim alışık olduklarımızdan epey farklıdır. İlan açılır, başvurular toplanır ve elemeler başlar. Bu eleme; tanıdıkla, tavassutla değil, belgelerle ve yeterlilikle yapılır. Üniversite mezunu olmayan elenir, bilgisayar bilgisi olmayan elenir, ehliyeti olmayan elenir… Derken biri Türk, biri Avustralyalı iki aday kalır.
Okul müdürü son aşamada beklenmedik bir şey ister: "Annenizden birer referans mektubu getirin."
Buna şahit olan Türk öğretmen adayının içinden geçeni tahmin etmek zor değildir: "Kesin kendi vatandaşını almak için böyle bir yol buldu," diye düşünür.
Her iki aday da annelerine mektup yazdırır.
Türk annenin mektubu, yüreğinin satırlara dökülmüş hâlidir. Kızının merhametinden, çalışkanlığından, becerisinden uzun uzun bahseder. Yolda ağlayan bir çocuk görse mendil uzatacağından, bütün çocukları kendi evladı gibi seveceğinden söz eder. Ona göre kızı, bu iş için biçilmiş kaftandır.
Avustralyalı annenin mektubu ise kısadır, nettir ve sarsıcıdır:
"Kızım dört yıllık fakülte eğitiminde teorik bilgileri almıştır. Ancak pratikte yeterli deneyimi yoktur. Çocukları da pek sevmez. Bu nedenle anasınıfı öğretmenliği yapabilecek düzeyde değildir."
Sonuç şaşırtıcı değildir: Okula Türk öğretmen alınır.
Durumdan haberdar olan öğretmen arkadaş; okul yönetimine gidip, anneler arasındaki kültürel farkı anlatır. Bizde annenin çocuğu için asla olumsuz konuşamayacağını, hatta gerektiğinde gerçeği süsleyeceğini söyler. "Meyhaneden gelse camiden geliyor der," ifadesiyle durumu özetler.
Ancak okul yönetiminin cevabı nettir: "Bir annenin çocuğu için yalan söylemesi mümkün değildir. Alım bitmiştir."
İşte asıl düşündüren cümle de budur.
Bizde böyle bir durumda kaç anne, "Benim çocuğum bu işi henüz hak etmiyor," diyebilir? Kaçımız, evladımızı korumak adına gerçeği biraz eğip bükmediğimizi inkâr edebiliriz? Ve daha önemlisi, bu alışkanlık çocuklarımıza ne öğretir? (Hatta eşe dosta, akrabaya; aslında orası falanın hakkı olduğu halde, babası becerdi bizim evladı o işe, o makama yerleştirdi (!) diye gururla anlatırız.)
Belki de mesele annelikte değil; doğrulukla yüzleşme cesaretindedir.
TAVSİYE: 50 yıllık birikimimle hazırladığım ve içinde 660 farklı nükteli nasihat barındıran Mahirane Söylemler, Susamak, Depremle Yaşamak, Kazalar Geliyorum Demez, Hayallerin Peşinde-1, Bir Ömrün Sessiz Notları isimli kitaplarımı okumanızı ve evlatlarınıza da okutturmanızı gönülden tavsiye ederim. Bu eserleri, 536 568 11 41 numaralı telefondan bana ulaşarak (her biri 250 TL) imzalı olarak temin edebilirsiniz.