15 Temmuz darbe girişiminin üzerinden henüz 4 ay geçmişken 2016 yılının Kasım ayında "Fetö Soruşturmaları Nereye" başlıklı bir yazı yazmıştım. Yazıda, yürütülen soruşturmalarda yapılan yanlışlara dikkat çekmiş, fiilen darbeye kalkışanlarla, o günkü adıyla "hizmet"in eğitimi önceleyen dini bir cemaat olduğu düşüncesiyle içinde yer almış dindar insanların, aynı torbaya doldurulmasının yol açtğı mağduriyetlere değinerek yazıyı, "önümüzdeki süreçte ülkeyi bekleyen en önemli problemin, 15 Temmuz darbe girişiminden sonra ortaya çıkan bu krizin iyi yönetilememesi olacaktır" diye bitirmiştim.
Adeta bir hayat-memat mücadelesinin verildiği o günlerde yapılması olağan karşılanabilecek yanlışlıkların, aradan 10 yıl gibi uzun bir süre geçmesine rağmen düzeltilmemesi bir yana artık konu bile edilmemesi, son günlerde sıkça tekrarlanan "iç cephenin tahkimi" söylemini, toplumun bazı kesimleri açısından inandırıcılıktan uzak kılıyor.
Tansiyonun çok yüksek olduğu o ilk günlerde yapılan gözaltılar, sorgulamalar sonrasında KHK ile verilen memuriyetten ihraç kararları, tümüyle idari-politik bir tasarruf olduğu halde muhataplara, "yargı kararıdır, yapacağımız bir şey yok" denilerek mahkemelerin yolu gösterildi. Yargı ise, ne yazık ki, tüm olağanüstü dönemlerin yargısı gibi bu konuda tarafsız ve bağımsız olma cesareti gösteremedi.
İlan edilen OHAL'den dolayı ihraç kararları ile ilgili yargı yolu kapatıldığı için çok sayıda kişinin Anayasa Mahkemesi'ne başvurması ve AİHM yolllarına düşmesi üzerine, bizzat dönemin başbakanı Binali Yıldırım'ın, "OHAL İşlemleri İnceleme Komisyonu kurulacağını, başvuruların buraya yapılmasını, Komisyon kararından sonra idari yargı yolunun açılacağını" söylemesi üzerine Anayasa Mahkemesi yolu da, AİHM yolu da kapanmış oldu.
Başbakanın bahsettiği OHAL Komisyonu kuruldu kurulmasına ama kısa sonra bunun, yargı yolunu açmak için değil, AİHM yolunu, uzay yolu kadar uzatmak için olduğu anlaşıldı.
Bir yargı organı olarak kurulacağı, ihraç kararlarını titizlikle inceleyeceği söylendiği için büyük ümitler bağlanan OHAL İşlemleri İnceleme Komisyonu, yargı gibi değil, siyasi-idari bir organ gibi işledi ve büyük bir hayal kırıklığı yarattı. Gerçi çok az kişi, ihraçların yüzde 3-5 lik bir kesim buradan görevlerine dönebildi ama o günlerde hukuk literatürüne giren "iltisak, kurum kanaati" gibi son derece tartışmalı, hukukta asla yeri olmaması gereken subjektif kavramlarla ihraçların yüzde doksanından fazlasının hukuka uygun olduğu kararına varıldı.
Yargı yolu sadece OHAL Komisyonu ile uzamadı. Komisyona yapılan başvuruların reddedilmesinden sonra açılan onbinlerce dava için sadece 4 İdare Mahkemesinin görevli kabul edilmesi de, adalet ve hukuk kaygısından çok, amacın süreci zamana yaymak olduğunu gösterdi. Dolayısı ile darbe girişimin onuncu sene-i devriyesine günler kaldığı halde, ilgili davaların büyük çoğunluğu henüz Danıştay'a ulaşamadı ya da yeni ulaştı. Yani, ne çıkacağı, çıkarsa uyulup uyulmayacağı belli olmayan AİHM, halen onbinler için çok uzakta.
O yüzden mağdurların beklentisi halen siyasi iktidarda, daha doğrusu Cumhurbaşkanında. Hele de PKK ile yürütülen, "Terörsüz Türkiye" çabalarının yoğunlaştığı bugünlerde bu insanlar, "Türkiye'nin 40 yıldır ayağındaki prangayı kırmaya çalışan, bebek katiline bile affı tartışan devletimiz, bizim için de bir dönüş yolu açmayı niçin düşünmesin" diye ümitli bir bekleyiş içerisindeler. Ancak iktidarın böyle bir gündemi olduğuna dair hiçbir emare yok, aksine kripto fetöcülere yönelik operasyon haberlerinin yapılmadığı bir gün bile geçmiyor ve bu durum, konuyu gündeme taşınmayı dahi zorlaştırıyor.
Bunda en büyük etken, çoğunluğu yurt dışına kapağı atmış, darbenin asıl beyin takımını oluşturan fetöcülerin, Türkiye'de yaşayan ve darbe girişiminin mağduru olmuş onbinleri hiç hesaba katmaksızın, iktidar aleyhine olabilecek hiçbir fırsatı kaçırmaksızın, sosyal medyayı yıkıcı bir silah gibi kullanmalarıdır. Darbe öncesi yıllardan beri dijital teknolojide oldukça donanımlı oldukları bilinen fetönün beyin takımının, özellikle Cumhurbaşkanına ve ailesine yönelik olarak yaptıkları hakaretlere, asıp kesme tehditlerine sol-sosyalist, ırkçı, pkk'lı muhalif tüm unsurların da hararetli desteklerinden dolayı mevzu bir türlü soğumuyor, belki de soğumasına izin verilmiyor.
İktidarın bu konuyu gündemine almaması aile ve çevreleri ile birlikte milyonları bulan bu kesim için, bir iktidar değişikliği olmadan kendileri ile ilgili bir normalleşme olmayacağı inancını pekiştiriyor. Dolayısı ile iktidara karşı hasmane bir tutum içine giriyorlar ve yukarıda belirttiğimiz gibi kendilerini rahatça gizleyebildikleri için güvenli bir siper olarak gördükleri sosyal medyada, iktidara düşmanlık yapmakta hiçbir sınır tanımıyorlar.
Mevzuya dışarıdan bakanlar, "ya adamlarda hiçbir pişmanlık yok ki, her fırsatta iktidar düşmanlığı yapmaktan geri durmuyorlar" diye düşünüyor ama darbede doğrudan rolleri olmayan tabandaki dindar kesim, hala anlamakta zorlandıkları ihanet kalkışması ile işini, aşını, ailesini, bir kısmı yuvasını da kaybederek adeta sosyal ölüme terkedilmiş durumdalar.
Milyonlarca mensubu bulunan bir yapının "gizli örgüt" olamayacağı düşünülerek, yapıya sempaati düzeyinde kalan kişiler için birazcık empati yapılabilseydi de, silahlı terör örgütü üyeliğinin tanımı, kermeslerde hamur açan ev hanımı ablaları bile kapsayacak şekilde geniş tutulmasaydı, iş bu kadar büyümez, kangrene dönüşmezdi.
Çözüm için çok mu geç? Evet, öyle lakin zararın neresinden dönülürse kardır. Hiç değilse, ceza soruşturmasına bile muhatap olmadığı halde memuriyetten atılanlardan başlanarak, soruştumada delil bulunamadığı için takipsizlik kararı verilenler ve dava açılmış ama beraat etmiş olanlar için bir adım atılsa, eminim toplumda büyük bir rahatlama olacak, bundan da en fazla iktidar partisi fayda sağlayacaktır.