Kaza ve Kaderi Nasıl Anlamalıyız - 4 -

Îtikâdî mezhepler arasında en çok tartışılan konuların başın da kader konusu gelir. Hasan-ı Basri'ye bu konuda ki görüşü sorulduğunda kendisinin ne mutezile gibi aklı öne çıkardığını ne de Cebriyye mezhebi mensupları gibi insanı rüzgarın önündeki kuru bir yaprak gibi görmediğini, naslara bağlı kaldığını ifada ederek, kaderi Allah'ın (cc) kullarını günah işlemeye zorladığı şeklinde anlamlandıranların da Allah'a (cc) yapmış oldukları en büyük bir iftira olduğunu ifade etmiştir.
İnsanlara ait ihtiyarî fiiller de dâhil olmak üzere Allah'ın (cc) bütün nesne ve olayları vuku bulmadan önce sonsuz ilmi ile bilmesi ilim sıfatının kapsamıyla ilgili olup kaderin ilk basamağını teşkil eder. Öncelikle Allah'ın (cc) ezelî ilmi sorumluların ileride ne yapacaklarını değil sadece onların hür olduklarına, iman ve inkârın yanı sıra itaat ve isyan alternatiflerinden dilediklerini, hur iradeleriyle tercih edeceklerine işaret etmesidir. İnsanlar ancak kendi iradeleri ile gerçekleştirdikleri olaylardan sorumlu olabilirler. "Kim iman ettikten sonra Allah'ı inkâr ederse -kalbi iman ile dolu olduğu halde (inkâra) zorlanan başka- fakat kim kalbini inkara açarsa, işte Allah'ın gazabı bunlaradır; onlar için büyük bir azap vardır" (Nahl 106) Cenabı Hak iyi olanların iyiliklerini, kötü olanların da kötülüklerini bildirdikten sonra olumlu veya olumsuz yönde karar verme iradesini biz kullara bırakmıştır. İnsanların ilâhî ilme uygun tercihler yapmaları, fiillerinde mecbur oldukları anlamına gelmez. Nitekim aksi olsa idi, Allah (cc) Peygamberimizin muhatap olduğu insanlara, Hz. Mûsâ ve Harun' (as) ın Firavuna tebliğde bulunurken olumlu yönde etkilenmeleri ümidiyle yumuşak davranmalarını emretmezdi. "Ona yumuşak söz söyleyin. Belki öğüt alır yahut korkar." (Tâhâ 44).
Fahreddin er-Râzî ve Mustafa Sabri gibi Eş'arî âlimleri "Yetkin bir varlık olması itibariyle Allah' ın vuku bulacak her şeyi ezelde bildiğini, bütün nesne ve olayların ilâhî ilme uygun bir şekilde meydana gelmesini zorunlu kıldığını, başka bir ifadeyle kulların fiillerinde mecbur olduklarını ve ilâhî ilme aykırı bir eylem yapma irade ve gücüne sahip bulunmadıklarını ileri sürmüşlerdir. Cebriyye mezhebi mensupları da benzer görüşleri savunmuşlardır. (Ragıp el-İsfahânî, el-İtikat, s. 281-282; Fahreddin er-Râzî, Mefâtî?u'l-?ayb, II, 42-43; Mustafa Sabri, s. 58-59).
Hiç şüphe yok ki ilâhî ilim kulların iradelerini ortadan kaldırmaz. Allah (cc) kulların fiillerini, akılları ve hür iradeleri ile gerçekleştirebilme imkânını vermiştir. "Siz iman ettik demekle imanın gereklerini yerine getirmeden ve imtihana tabi tutulmadan cennete girebileceğinizi mi zannettiniz" (Ankebut 2) Allah (cc) hangi sonuçların hangi sebeplere bağlı olduğunu, bunlara kimlerin başvuracağını ve nasıl bir netice elde edeceğini bilir. Yani Allah (cc) nesne ve olayları sebep ve sonuçlarıyla birlikte ezelde bilir ama müdahale etmez. Eğer müdahale etse idi "Hanginizin daha iyi amel işleyip işlemediği konusunda sizi imtihan etmek için hayatı ve ölümü yarattık" "Mülk 2) buyurmazdı. Yine Kiramen Katibin Melekler fiillerimizi amel defterlerimize kayıt altına almazlardı. O halde Allah ezelde kimin cennete, kimin cehenneme gireceğini bilir. Kulun cennete veya cehenneme girmesi ilâhî ilmin değil iyi veya kötü amel işlemenin bir sonucudur.
Bazı görüşlere göre Allah (cc) kâinatı yaratmadan önce kalemi ve levh-i mahfuzu yaratmıştır. Vuku bulacak her şeye dair de ilmini levh-i mahfuza yazmıştır. Her şey Allah'ın iradesine uygun olarak gerçekleşir, ancak ilâhî irade sebepsiz ve hikmetsiz değil aksine insanların tutum ve davranışlarıyla imtihana tâbi tutulmalarına ilişkin sebep ve hikmetlerle bağlantılıdır. Bununla birlikte Allah (cc) her insanın müminlerin yapması gerekenleri yapmasını istemiştir ama sonuçlarına katlanmaları ve de bir bahaneleri olmaması için de iradelerin de serbest bırakmıştır. Eğer Alla (cc) dileseydi herkes mümin olurdu. O zamanda sizi imtihan için dünyaya gönderiyorum demenin bir anlamı kalmazdı. Veyahut ta Hz Ebu Bekir ile Ebu Cehil arasında bir fark olmazdı. Allah (cc) herkesin kendi iradesiyle mümin olmayı dilemediğini bildiğinden iman ve itaat etmek isteyenin mümin, inkâr ve isyan etmek isteyenin de inkârcı olmasını dileyip böyle bir düzenleme yapmıştır. Zira insanları dünyada imtihana tâbi tutmak bunu gerektirir. Şu halde Allah her şeyi bir hikmetin gereği olarak diler ve takdir eder. Ancak insanların sınırlı bilgileriyle bütün ilâhî hikmetleri kavramaları elbette ki mümkün değildir. Allah (cc) sadece iman ve hayır gibi fiillerin vuku bulmasını murat eder. İnkâr ve isyan türünden olan şer fiilleri ise kötü görerek dilemez. Zira Allah (cc) iman ederek imanın gereklerini yerine getirenleri cennetle mükâfatlandıracağının müjdesini verirken, inkâr ve isyan edenleri ise cehennemle cezalandıracağını haber vermiştir. İlahi emirlerde, Allah'ın (cc) kullarına zulmetmeyi dilemediğini ve kötülükleri çirkin gördüğünü, insanlara isabet eden kötülüğün kendi irade ve fiillerinden kaynaklandığını bildirmiştir. Yaşananlarda bunu göstermektedir.
İnsanların sorumlu oldukları fiiller hariç bütün varlık ve olaylar Allah (cc) tarafından yaratılmıştır. Sorumlu olduğu fiilleri işleyenler insanların kendileridirler. Allah insanları inkârcı veya mümin olarak yaratmadığı gibi onların iman ve itaatinin yanı sıra inkâr ve isyanını da yaratmaz. İnsanlar dilemedikçe Allah (cc) İnkârcıları saptırmaz ve de müminleri de fiilen hidayete ulaştırmaz. Ama kullar hangi istikamete yönelirlerse ayetlerde de işaret edildiği üzere Allah (cc) onların işlerini kolaylaştırır.
İlahi emirlerde iradî fiillerin Allah'a (cc) değil insanlara nispet edildiği vurgulanarak, insanların yaptığı fiillerden sorumlu tutulacağı ve Allah'ın (cc) kullarına zulmetmediği belirtilmiştir. İnsanların istediklerini gerçekleştirebilmeleri, onların fiillerini kendi hür iradeleri ve aklî muhakemeleri ile gerçekleştirdiklerinin bir göstergesidir.