Kıymetli okurlarım, bugün sizlere Çorum'un değerlerinden biri olan; ömrünü kitaplar arasında araştırmaya, bu araştırmaları yazılı eserler hâline getirerek gelecek nesillere aktarmaya adamış, bu noktada 42 eserini okuyucuyla buluşturmuş emekli eğitimci-yazar Ethem Erkoç Hocam ile yaptığım söyleşiyi arz edeceğim.
Mahir: Hocam, Ethem Erkoç kimdir? Kendinizden bahseder misiniz?
1950 yılında Çorum'da doğdum. Çorum İmam Hatip Lisesini ve fark derslerini vererek Çorum Atatürk Lisesini bitirdim. 1973'te Konya Yüksek İslam Enstitüsünden, 1974'te Bursa İktisadi ve Ticari Bilimler Akademisinden mezun oldum. Kırklareli Atatürk Lisesinde meslek dersleri öğretmeni olarak meslek hayatıma başladım. Hatta burada meslek derslerinden çok İngilizce derslerine girdim. Meslek dersleri öğretmeni olarak İngilizce derslerine girmemi yadırgayanlar da oldu.
Daha sonra Osmancık İmam Hatip Lisesine geldim. Osmancık'tan da 1977 yılında Çorum İmam Hatip Lisesine tayin oldum. 1987 yılında kısa süreliğine dil öğrenmek için Mısır'a gittim. 1999 yılında da emekli oldum.
İsviçre ve Fransa'da yaz dönemlerinde Türk öğrencilere din eğitimi hizmeti verdim. Bu dönemde Fransa'da "Gurbet Yuvası" adlı piyesi bir kilise salonunda sahneye koyduk. Sürpriz oldu.
Mahir: Hocam, öğrenciyken yaşadığınız bir anınız var mı?
O dönemlerde Karadeniz Bölgesi'nde İmam Hatip Lisesi yoktu. Bu boşluğu doldurmak için Karadeniz Bölgesi'ne gidilirdi. (İlk kurucu müdür merhum Necmi Şamlı.) O şehrin Ulu Cami'sinde vaaz yapılır ve "Çocuklarınızı Çorum İHL'ye gönderin, yatılı olarak okutalım." denirdi. Hatta sonraları orada İHL açılmış olsa bile çoğu aile gurbet olsa da Çorum'u tercih ederdi. Dolayısıyla Rize'den, Trabzon'dan, Ordu'dan, Samsun'dan, Sinop'tan birlikte okuduğumuz çok arkadaşımız vardı.
O günkü şartlarda bunların çoğu bayramlarda memleketlerine gidemezdi. Bunu hisseden rahmetli babam, "Oğlum, memleketine gidemeyen ne kadar arkadaşın varsa bayram sabahı bize getir. Kahvaltıyı birlikte yapalım." diye tembih ederdi. Ben de arkadaşlarımı toplar, evimize götürürdüm. Bundan çok mutlu olurlardı. Hatta bayram sabahı beni göremezlerse, "Acaba bu bayram sabahı bizi Ethem davet etmeyecek mi, garip mi kalacağız?" diye endişe ederlermiş. Bunu yıllar sonra Çarşamba'da bir arkadaşım anlattı.
Öğrencilik yıllarımda üçüncü sınıftayken sınıf gecesi düzenliyorduk. Okulun yemekhanesinde masaları birleştirip sahne yaptık, tabureleri de koltuk gibi dizince salon oluştu. Piyesin ortasında salonda bir gürültü çıktı. Baktık ki bir arkadaş baygınlık geçirmiş. Çevremizde araba yoktu. Seyirci olan Mehmet Balaban'ın taksisi olduğunu öğrendik. Onun aracıyla öğrenciyi hastaneye gönderdik.
Doktor öğrenciyi muayene ederken sormuş:
- Evladım, akşam ne yedin?
- Hiçbir şey yemedim.
- Sabah ne yedin?
- Bir bardak su içtim.
- Öğlen ne yedin?
- Çorba içtim.
Doktor bu konuşmadan sonra Balaban'a dönüp, "Bu çocuğu götür, karnını iyice doyur. Açlıktan başka bir derdi yok." demiş.
Balaban da öğrenciyi lokantaya götürüp karnını doyuruyor. Ardından kaldığı yere gidip inceleme yapıyorlar. Bakıyorlar, kapı var ama pencere yok. Cam yerine karton var. Ayrıca hiçbir yiyeceği de yok. Bunun üzerine dernek olarak bu öğrenciyi yatılıya alıp okutmaya karar veriyorlar. Ücretini de hayırseverler karşılıyor. Ama bu zorluklar başarı için öğrencilerin mazereti olmuyor. Hatta daha kamçılıyor.
Mahir: Hocam, yazmaya ne zaman başladınız?
Yükseköğrenim döneminde Konya'da okul mecmuasında, Bursa'da ise Sur dergisinde yazılar yazdım. İlk yazım bir biyografiydi; Ebu Hanife ile ilgiliydi. (Sesleniş, İHO 4. sınıf)
Mahir: Yazmaya başlarken ne hissediyorsunuz?
Önce bir konu belirliyorum. Onun omurgasını zihnimde oluşturuyorum. Kendi kendimi teşvik ediyorum. İlk satırda zorlanıyorum ama sonra gerisi çorap söküğü gibi geliyor. Hiç internet kullanmadım; hep yazılı belgelere itibar ettim.
Mahir: Hocam, sizce mahallî yazar olmanın zorlukları nelerdir?
Öncelikle Ankara ve İstanbul taşrayı pek hesaba katmıyor. (Hocam, bu noktada açıkça işlediğiniz Taşralı Yazar kitabınızı bir çırpıda, zevkle okudum. Aynen katılıyorum.) Zekât Rehberi kitabımı yazdım. İstanbul'a gidince oğlum Abdullah ile yayınevlerini ziyaret edip, "Kitabımı yayımlayın, istifade edilsin; telif de istemiyorum." diye teklif götürdüm.
Kapıdan girince iyi karşıladılar ama akabinde şu sorular geldi: "Sen kimsin? İstanbul'un hangi semtindensin?" "Ben Çorum İHL'den emekli öğretmenim, taşralı yazarım." deyince durum değişti.
Yeni sorular eklendi:
- Hangi üniversitenin rektörüsün?
- Hangi televizyonlara çıktın?
- DGM'de yargılanıp gazetecilere demeç verdin mi?
"Hayır." cevabından sonra,
"Burası vakıf değil, ticarethane. Ben senin kitabını bastırıp niye reklamını yapayım?" dediler.
Son bir ümitle başka bir yayınevine uğradık. Bir hacı efendi karşıladı. Durumu anlattım.
- Hangi partiye mensupsun?
- Seçimden seçime oy kullanırım sadece.
- Hangi cemaatten, hangi tarikattansın?
- Arkadaşlarım çoktur ama benim bu yönüm yoktur.
"O yok, bu yok; taşralı yazar… Burası ticarethane. Allah sana kolaylık versin, sen yine taşrada yazmaya devam et." dedi.
Mahir: Hocam, sizce yazarlık yetenek mi, emek mi?
Önce emek ve sabır. Sonra yetenek.
Mahir: Hocam, yazar olmak isteyenlere ne tavsiye edersiniz?
Öncelikle çok okumak, sabırla yazmak. Türkçe gramerine, dil bilgisi ve imla kurallarına hâkim olmak. Eleştirilere açık olmak ve her eleştiriden ders çıkarmak gerekir.
Mahir: Eski İmam Hatip Liseleri ile şimdikileri karşılaştırırsak neler söylersiniz?
Eskiden branş öğretmeni kıtlığı vardı. İlkokul öğretmenleri derslere girerdi. Meslek dersleri öğretmenleri bizleri sağlam yetiştirmek için büyük gayret gösterirdi. Ders kitapları yoktu; öğretmenler özel notlarla bu açığı kapatmaya çalışırlardı. Daha doğrusu bunu dert edinmişlerdi. Bu derdin yansıması olarak, "Bir gün Kur'an ortadan kalkacak olsa, onu baştan sona yeniden yazacak kadar iyi bilmeniz gerekir." diye nasihat ederek bizi yetiştirmeye uğraşırlardı.
Camilerde imamlık ve vaizlik görevi yaptırılırdı; bunu yapmayanlar mezun edilmezdi. Yarışmalarda ve sportif faaliyetlerde hep birinci olma azmi aşılanırdı ve çoğu zaman bu gerçekleşirdi. Ayrıca öğretmenler öğrencilerin özel dertleriyle ve maddi sorunlarıyla yakından ilgilenirdi.
Şimdi ise Allah devlete zeval vermesin, her türlü imkân var. Bunun kıymetini bilerek eski ruhu yakalamaya çalışmak gerekir. İrfan ehli esnaf ve sanatkârların, hayat tecrübesi olan insanların öğrencilerle zaman zaman buluşturulmasının çok faydalı olacağı kanaatindeyim.
Mahir: Hocam, genelde Anadolu, özelde Çorum insanını (yazar çizen, durmadan koşturan) en iyi anlatan özellik nedir, desem, ne söylersiniz?
"Bu kadar yazıyor, çiziyor, konuşuyor; mutlaka geleceğe dair bir beklentisi vardır." diyorlar. "Bir yerlere aday olacak." diye endişe ediyorlar. Allah rızası için hizmet etmeye çalıştığına bir türlü inanmak istemiyorlar. Sonra da başka bir beklentisi olmadığını anlayınca, "Biz seni bilemedik, kusura bakma." deyip geçiyorlar. Maalesef bu ön yargı birçok yerde var. (Bu tespite aynen katılıyorum sayın hocam. Bende muhatap oldum. Bizde üretmeyen maalesef tüketiyor. Hâlbuki üretici olmak tüketici olmaktan daha evladır.)
Mahir: Kıymetli hocam, bu değerli bilgileri bizlerle paylaştığınız için teşekkür ediyorum. İyi ki Çorum İHL'de öğretmenim olmuşsunuz. Rabbim sağlık, sıhhat ve afiyet versin.
Kıymetli okurlarım, hocamın kitaplarının bir kısmını belediyeden ücretsiz temin edebiliyorsunuz. Okumanızı tavsiye ederim.