KUMRU

İyi şeyler yapmak lazım. Sonunu düşünmeden, gelişine… Kitaba uysa da uymasa da. İpe götürse de götürmese de…
    Mürekkep yalamışlar öyle demiyor… Kazın ayağı öyle değil diyorlar.  Kitapta yazmıyor, nerede bunun maddesi, tüzüğü diyorlar? Bu çelişkiyi anlatan farklı örnekleri her gün gözlemliyorum. Yani hayattayım, yaşıyorum…
İçimdeki arkadaşımla birlikte her gün kol kola, yan yana, dip dibe, sımsıkıyız. O beni, ben onu bırakmıyorum. Çok iyiyiz! O düşünüyor, ben konuşuyorum. Bazen bana kızıyor. Oldu mu şimdi diyor, azarlıyor. Olsun! Benim ona, onun bana nazı geçer. Nihayetinde ben onun o da benim iyi olduğumuzu bilir, birbirimizden asla vazgeçmeyiz. Hiç… 
    Şehrin kaldırım alanı bir metreyi bulmayan, şekilsiz ve bir o kadar saygısız sokaklarında yürüyordum. Bu sokakta dümdüz yürümek başlı başına bir sanattır. Kimi yerde yarım metreye kadar düşen kaldırım her an, bir esnafın ya malını koyduğu vitrin ya da taburesini sığdırdığı butik bir çayhane görüntüsüne bürünebilir. Sanırım bu sokaklar yapılırken şehrin büyüyeceği hesap edilmemiş, üniversiteler henüz şehir planlamacıları ve peyzaj mühendisleri yetiştirmemişti. Sokağın bu durumu olumlu şeylere de sebep olabiliyordu. Pardon birader, af edersin, kusura bakma gibi insana yakışan güzel sözler gün boyu bu sokakta duyulurdu. Belki de amaç buydu! Büyüklerimiz insanların kaynaşabilmesi, iletişim kurabilmesi için bu düzensiz, şekilsiz, plansız sokakları oluşturmuştu. Evet dedim içimdekine seslice. Şimdi iyi düşündün. Hep böyle ol! Gerisi şeytanın vesvesesidir…
 Yol kenarında günlerdir orada park halinde olduğu belli olan, üzerindeki satılık ilânından, en önemli özelliği tüpünün ruhsata işlenmiş olduğu anlaşılan arabanın üzerinde iki kumru vardı. Bir tanesi diğerini ciddi bir şekilde hırpalıyor, kafasına art arda defalarca vuruyordu. Kumrular gibi sözü onlara hiç yakışmıyordu. Bir kumru, arkadaşına bunu yapmamalıydı. Dayak yiyen kumru, yediği dayağın başına gelebilecek en kötü şey olduğunu düşünüyordu. Henüz…
    O sırada, babasının zoruyla çıraklığa geldiği her halinden belli olan çocuk, çalıştığı berberin kapısında belirdi. İçeride biriken saçları paspas ile dışarı savurdu. Paspasın çıkardığı sesten ürken kumrular, aralarındaki meseleyi bir anda unutup uçuverdiler. Ancak kondukları yeri iyi hesaplayamayıp, yolun ortasına inmişlerdi. Yine yan yanaydılar. Berber çırağı da havalandıklarını görmüş, onları izlemeye koyulmuştu. 
    İki kumru da meseleyi fazla büyüttüklerini düşünmeye başlamıştı. Dayak yiyen kumrunun takati kalmamış görünüyor, yine de arkadaşına kırgın gibi de durmuyordu. Arkadaşı da kavgayı kesmiş barış elini uzatmış, etrafında dönmeye, güzel bir şeyler söylemeye başlamıştı. İşte şimdi kumrular gibi olmuşlardı… Evet! Böyle olmalıydılar. Ne vardı ki kavga edecek? Neydi ki mesele! Ne olabilirdi? Ev sahibi kiraya yüzde üç yüz zam mı yapmıştı? Arkadaşı kış için pahalı bir kaban mı istemişti? Çocukların özel okul arayışları mıydı ki mevzu? Telefon dolandırıcısı mı çarpmıştı ki? Kefil olup bankanın eline mi düşmüşlerdi?
    Tek yönlü dar sokakta hızla gelen bir araba gürültüsü yankılandı. Yeni barışmışlardı daha… Nereden çıkmıştı ki bu araba? Olanca güçleriyle çırptılar kanatlarını, havalanmaya çalıştılar. Hırpalanmış kumru, arkadaşı kadar havalanamadı. Zaten üzgün ve bitik olan kumru arkadaşına en büyük cezayı vermiş, oracıkta ölmüştü. Kumru tek başına kaldığı balkon köşesinde, şoktaydı. Öylece bakıyordu. Artık kendisini kumru gibi de hissetmiyordu. O sadece bir kuştu…
    Her canlının ölüsünün bir kutsiyeti vardır. İçimdeki arkadaş söyledi kulağıma… Tamam dedim. Yolun ortasında kalmamalıydı. Yanına gittiğimde boynunun kırıldığını gördüm. Halâ yorgun görünüyordu. Belli ki o, kazadan önce ölmüştü. Kenarda, binanın yağmur oluğunun ağzına bıraktım onu. Arkadaşı izliyordu olanı biteni. Yanına gelir diye bekledim. Gelmedi…
    İnsanların kaldırımdaki nezaketi yolda yoktu. Bir pardon bile demediler. Cenazeye omuz bile atmadan, öylece gittiler…
    Kenardaki butik çayhane esnafından birisi: Bak gördün mü kuş gitti ya, vay be! Diğeri: Yok! O güvercindi, ben gördüm… 
     Tüpü ruhsata işli arabanın üzerindeki telefonu aradı birisi. Pazarlık yaptılar ayaküstü. Değişeni, kilometreyi sordu. Yok, o kadar etmez, üç, beş dedi... Olmadı, anlaşamadılar.
 Berber, çırağını azarladı: İşine baksana oğlum! Çırak bir şey diyemedi. Bir daha paspas yaparken daha dikkatli olacaktı sadece.
Arkadaşından umudunu kesen kuş, kanat çırptı göklere. Yeniden kumru olmaya…