Maliyetsiz Ahlak

“Şüphesiz sen yüce bir ahlak üzeresin.” (Kalem, 68/4)

“Öyleyse emrolunduğun gibi dosdoğru ol...” (Hûd, 11/112)

“Beni Hûd suresi ihtiyarlattı.” (Hz. Peygamber)

Ahlak, doğru davranışların toplamı değildir. Aynı davranış, bir insan için hakikate ve ilkeye sadakatin; bir başkası için ise menfaatin, alışkanlığın ya da toplumsal beklentinin ürünü olabilir. Bu yüzden ahlak, neyi yaptığımızdan çok, onu niçin yaptığımızda ortaya çıkar. Davranışa ahlaki değer kazandıran, onun biçimi değil; dayandığı ilke ve niyettir.

Ne var ki bu ayrımı görmek, ahlakı yerli yerine koymaya tek başına yetmez. Çünkü niyet gözle görülmez; biz çoğu zaman yalnızca davranışın dış yüzünü okuruz. İşte ahlakı en çok da burada, yanlış yerde ararız.

Ahlakı Yanlış Yerde Aramak

Ahlak konusundaki en temel yanılgımız, onu davranışlara indirgemektir. Oysa davranış, ahlakın kendisi değil; dışa yansıyan yüzüdür. İnsan aynı doğruluğu bazen ilkesi için, bazen de itibarını korumak, beklentileri karşılamak ya da bir menfaat elde etmek için gösterir. Davranış aynı kalsa da onu doğuran niyet değiştiğinde, ahlaki değeri de değişir.

Bu yanılgı, en açık biçimde ibadet ile ahlak arasındaki ilişkinin yanlış kurulmasında kendini gösterir. Kimi insan, ibadetlerini ahlaki zaaflarını telafi eden bir güvence gibi görür; namazına, orucuna ve hayrına yaslanarak yalanını, haksızlığını veya üzerindeki kul hakkını önemsizleştirebileceğini düşünür. Oysa ibadet, yanlışların üzerini örten bir perde değil; insanı onlardan uzak tutan bir terbiyedir. Nitekim Kur'an, namazı kötülükten ve hayâsızlıktan alıkoyan bir ibadet olarak tanımlar (Ankebût, 29/45).

Resûlullah da bu ölçüyü açıkça ortaya koyar: “Nice oruç tutanlar vardır ki oruçlarından kendilerine kalan yalnızca açlık; nice gece namazı kılanlar vardır ki kendilerine kalan yalnızca uykusuzluktur.” (İbn Mâce, Sıyâm, 21). Yine Müslim'de yer alan bir rivayette o, “Münafığın alâmeti üçtür: Konuştuğunda yalan söyler, söz verdiğinde sözünde durmaz, kendisine emanet edildiğinde hıyanet eder.” buyurduktan sonra şu dikkat çekici ilaveyi yapar: “Oruç tutsa da, namaz kılsa da ve kendisinin Müslüman olduğunu iddia etse de.” (Müslim, Îmân, 109). Buradan çıkan sonuç nettir: İbadet, insanın ahlakına sirayet ettiği ölçüde anlam kazanır. Yalanı terk ettirmeyen, emanete sadakati güçlendirmeyen ve insanın muamelesini dönüştürmeyen bir ibadet, şeklen var olsa da maksadına ulaşmış değildir.

Bu yanılgı, yalnızca kişinin kendisiyle sınırlı kalmaz; dışarıdan bakanlar tarafından da paylaşılır. İnsanlar çoğu zaman bir kimsenin ahlakını, ibadetlerine ya da iyi davranışlarına bakarak değerlendirme eğilimindedir. Dindarlık alâmetleri taşıyana peşinen bir güven kredisi açar; taşımayana ise onu ahlaken kötü saymasa bile aynı güveni göstermez. Oysa bir insanın karakteri, insanlarla kurduğu ilişkilerde belirginleşir: sözüne güvenilip güvenilmediğinde, emanete riayet edip etmediğinde, menfaatiyle hakikat karşı karşıya geldiğinde hangisini seçtiğinde…

Bu yüzden ahlak, her şeyden önce insanın kendi vicdanında verdiği bir imtihandır. Başkalarının alkışladığı doğruluk kadar, yalnızca kendisinin bildiği dürüstlük de onun konusudur.

Emrolunduğun Gibi

Kur'an, insanı yalnızca doğruya çağırmaz; doğruluk üzere yaşamaya çağırır. Hûd sûresindeki “Emrolunduğun gibi dosdoğru ol.” emri (Hûd, 11/112), tek bir davranışı değil; hayatın tamamını kuşatan bir istikameti ifade eder. Çünkü istikamet, zaman zaman doğru işler yapmak değil; doğrudan sapmayı cazip kılan şartlar karşısında da yönünü koruyabilmektir.

Hz. Peygamber'in “Beni Hûd sûresi ihtiyarlattı” buyurması da bu yükün ağırlığını gösterir. Zor olan, doğruyu bilmek değil; onu her şart altında muhafaza edebilmektir.

Yüce Bir Ahlak Üzere Olmak

Bu istikametin insandaki en kâmil örneği, bizzat Kur'an'ın tarif ettiği kişidir. Kur'an, Hz. Peygamber'i “Şüphesiz sen yüce bir ahlak üzeresin.” (Kalem, 68/4) buyurarak tanıtır. Dikkat çekicidir ki, onun doğruluğunu, merhametini, adaletini veya cömertliğini tek tek saymaz; bütün bu erdemleri kuşatan bir vasıfla niteler: yüce bir ahlak üzere olmak. Zira ahlak, birbirinden bağımsız güzel davranışların toplamı değil; bütün davranışlara yön veren karakter ve istikamettir.

Hz. Âişe'ye Resûlullah'ın ahlakı sorulduğunda verdiği, “Onun ahlakı Kur'an'dı.” cevabı da bu gerçeği tamamlar. Bu söz, onun Kur'an'ı yalnızca okuyan, öğreten veya tebliğ eden biri olmadığını; vahyi şahsiyetine sindirdiğini ve hayatının ölçüsü hâline getirdiğini anlatır. Kur'an, onun dilinde okunan bir kitap olmanın ötesinde, karakterinde tecessüm eden bir ahlaktı.

Adaleti Ayakta Tutmak

Kur'an'ın inşa ettiği ahlak, insanı en çok zorlandığı yerden sınar. Hakikate bağlılık, bedel istemediği zamanlarda değil; insanın çıkarı, sevgisi ve aidiyetleriyle çatıştığı anda gerçek değerini gösterir.

Nitekim Kur'an şöyle buyurur: “Ey iman edenler! Adaleti titizlikle ayakta tutan; kendinizin, anne-babanızın ve yakınlarınızın aleyhine de olsa Allah için şahitlik eden kimseler olun...” (Nisâ, 4/135). Ayet, adaleti uzaklarda aramaz. Asıl imtihan, hakikatin bedeli insanın kendisine, anne babasına veya en yakınlarına dokunduğunda da adaleti ayakta tutabilmektir. Çünkü insanı hakikatten uzaklaştıran şey, sadece düşmanlık değil; aynı zamanda sevgi, aidiyet ve çıkar bağlarıdır.

Kur'an bununla da yetinmez. Aynı adaleti, öfke ve düşmanlık beslediğimiz kimseler karşısında da emreder: “Bir topluluğa olan kininiz, sizi adaletsizliğe sevk etmesin. Adil olun; bu, takvaya daha yakındır.” (Mâide, 5/8).

Erdemin Yanında Durmak

Hz. Peygamber'in risaletten önce katıldığı Hılfü'l-Fudûl (Erdemliler Topluluğu), Mekke'de mazlumların hakkını korumak ve haksızlığı önlemek amacıyla kurulmuş bir dayanışma hareketiydi. Resûlullah, bu oluşumu yıllar sonra da hayırla anmış ve “Bugün de böyle bir topluluğa çağrılsam yine katılırdım.” buyurmuştur.

Bu hadise, erdemin yalnızca aynı inancı, kimliği veya aidiyeti paylaşanlar arasında geçerli bir ilke olmadığını gösterir. Erdem kimden gelirse gelsin desteklenmeyi, haksızlık kimden gelirse gelsin karşı çıkılmayı hak eder. Müminin ölçüsü, kişiye ve gruba göre değişen bağlılıklar değil; hakikatin kendisidir. Bu yüzden mümin, haklı olduğu için hasmının yanında; haksız olduğu için de hısmının karşısında durabilendir.

Maliyetsiz Ahlak Yoktur

Bütün bunlar, “Emrolunduğun gibi dosdoğru ol” emrinin insanı “ihtiyarlatan” ağırlığını ortaya koyar. Çünkü bu emir, doğruyu bilmekten çok doğruda kalmayı; gerektiğinde kendisine ve en yakınlarına rağmen adaleti ayakta tutmayı, öfkesine ve düşmanlığına rağmen haktan ayrılmamayı ister. Doğruluk, hiçbir bedel istemediğinde değil; bedeline rağmen korunabildiğinde ahlaka dönüşür. Bu yüzden maliyetsiz ahlak yoktur. Hakikate bağlılığını, bedeli pahasına da koruyabilen kişi ise Kur'an'ın diliyle “yüce bir ahlak üzere” olma yolundadır.