Menâkıpnâmelerde Hızır ve İlyaz -1-

MENKIBE VE MENÂKIBNÂME
Menkıbe, din büyükleri veya tarihe geçmiş ünlü kişilerin yaşayışları ve hayat hikâyeleri içinde bulunan olağan üstü davranışları ile ilgili hikâye anlamında kullanılmaktadır. Menakıp, menkıbenin çoğuludur Arapça menkıbe kelimesi ile Farsça nâme kelimesinin birleşmesi ile meydana gelmiş olan bir terimdir. Şemseddin Sami, Bir zatın fazilet ve meziyetlerine delalet eden fıkra ve bundan bahseden makale ve risale diye niteler Menkabe-i Cenâb-ı Risaletpenahi, menâkıb-ı cihar-ı yâr, diye örneklendirir. [1] Menâkıbnâme ise içinde menkıbeler bulunan eser demektir.
Menâkıbnâmeler, genellikle bir veli veya onun etrafında toplanan müritlere ait menkıbeleri söz konusu eden eserlerdir. Bu tür eserlerde, velilerin diğer insanlara örnek olabilecek hayatları anlatılırken aynı zamanda tanıtılan bilge şahsiyetle ilgili olarak çeşitli olağanüstü hadiselere de yer verilir. Şeyh için keramet göstermek övünülecek ve tasvip edilecek bir durum olmamasına rağmen, müritler, Şeyhlerinin manevî üstünlüğünü ispat etmek için menkıbelerin yer aldığı Menâkıbnâme adı verilen bazı eserler kaleme almışlardır[2]. İslâm dünyasında, yakın zamanlara kadar bir insanın (genellikle veliler), erdem ve hünerlerinden bahseden çeşitli kitaplar yazılmıştır. Bir velinin hayatı çevresinde oluşan ve menkıbe yahut kerametleri anlatan manzum-mensur karışık bir şekilde kaleme alınan dinî tasavvufî eserlere menâkıbnâme denir[3]. Menkıbelerde Hz. Muhammed, Hızır, kırklar ve yedilerle görüşmek, aynı anda farklı mekânlarda bulunmak, zihinden geçeni okuyup anlamak, acı çekmeden ölmek, kendi ölümünü tayin etmek, ölüyü diriltmek, diriyi öldürmek, göğe yükselmek ve yaratılanlara hükmetmek gibi çeşitli olağanüstü olaylar zincirinden oluşan kerametlere yer verilir. Menâkıbnâmelerde anlatılan kerametler, halk üzerinde etkili olmuş; hem tasavvuf müntesiplerinin mürşitlerine bağlılığını sağlamış hem de halk kültürünü zenginleştirerek önemli bir toplumsal görevi üstlenmiştir. Ortaya çıkan zengin keramet kültürü, zamanla benzer tasavvufî topluluklar arasında anlatılıp yaygınlaşarak onların öğreti unsurları arasında yer almıştır[4]. Halk muhayyilesinde büyük yer edinmiş olan keramet türünden olağanüstü olayların değişik tip ve gruplara mal edilerek yer yer anonim birer nitelik kazanmış olan menâkıbnâmelerin bir kısmı, tarihî gerçeklere uygunluk gösteren kronolojik eserlerdir. Konu edindikleri veliler hakkında en güvenilir kaynaklar olan bu tür eserler, rastgele derlenmiş menâkıbnâmelerden çok değerli kültür eserleridir. Bunların çoğu, tanınmış mutasavvıf şairlerin şiirleriyle de süslenmiştir[5]. Bir veli ile ilgili anlatılan keramet, başka bir veliye mal edilmiş ya da Hristiyan azizlerine ait menkıbeler, daha sonra aynı bölgede yaşayan veliler için de anlatılır hâle gelmiştir. Velilerin hayat hikâyeleriyle ilgili çeşitli menkıbelerin yer aldığı menkıbevi eserlerin, ilgili şahsın yaşadığı dönemde yazılması mümkün olduğu gibi, ölümünden sonra da yazıldığı bilinmektedir[6]. Bir tasavvufî düşünceye mensup olan insanların mürşitlerini ve tasavvuf adap ve erkânını iyice tanımalarını sağlayan bu eserler, aynı zamanda propaganda aracı olarak da kullanılmıştır. Manzum, mensur ve manzum-mensur karışık olarak yazılabilen menâkıbnâmeler, daha ziyade mensur olarak kaleme alınmıştır. Bu eserler, edebî değerlerinin yanında tarihî, sosyal, kültürel ve aynı zamanda manevî dünyamıza ışık tutmaları bakımından da önemli kaynaklar arasında yerini alır[7]. Zamanla masalımsı bir havaya bürünen menkıbeler, tasavvufî çevrelerde gerçekliği tartışılmayan kabuller hâlini almıştır. Menâkıbnâmelerde anlatılan bazı olayların, tarih ilmine de malzeme verebilecek özellikte olduğu söylenebilir[8]. Masal (mesel) türü eserlerden olmayan Menâkıbnâmelerin tarih ilmine de ışık tutabilecek bir özellik taşıdıkları bilinir. Fuad Köprülü, Anadolu Selçuklu Tarihinin Yerli Kaynakları adlı makalesinde, menkıbe türünde kaleme alınan eserlerin tarihî kaynak olarak da değer taşıdıklarına vurgu yapmıştır[9]. Daha sonra Orhan Köprülü, Tarihi Kaynak Olarak XIV. ve XV. Yüzyıllarda Anadolu'da Bazı Türkçe Menâkıbnâmeler[10] adlı yayımlanmamış doktora tezinde aynı konunun önemine işaret etmiştir[11].
Biyografik özellik taşıyan menâkıbnâmeler, bir velinin ailesini, doğumunu, yetişmesini şeyhliğe geçişini, etrafında toplanan müritlerini, çeşitli etkinliklerini ve ölümünü kronolojik bir sıra ile anlatır. Bu tür eserlerin, tarihî gerçeklerle de örtüşen önemli bilgiler verdikleri söylenebilir[12]. İslâm dünyasında, IX. yüzyıldan itibaren tasavvufun yaygınlaşmasıyla ortaya çıkan evliya menkıbeleri, Arap edebiyatında ilk olarak tarih kitaplarında; çeşitli meslek ve zümreden kişilerin biyografilerinin bulunduğu tabakat türü eserlerin içinde yer almıştır[13]. X. yüzyılda Sülemî'nin Tabakâtu's-Sûfiyye ve Ebu Nuaym'ın Hilyetü'l-Evliyâ adlı eserleri dikkat çeker. Arap edebiyatında, XI. yüzyıldan sonra bağımsız menâkıbnâmelere rastlanır. Sonraki yüzyıllarda Arapça, Farsça ve Türkçe menâkıbnâmeler yazılır. XI. yüzyılın başları ile XII. yüzyılın başlarında yaşadığı bilinen İranlı Feridüddin Attar'ın Tezkiretü'l-Evliyâ'sı, menâkıbnâme türünün ilk ve en önemli örneklerinden birisi olarak kabul edilir. Attar'ın bu önemli eserinde 72 (ilavelerle 97) evliya menâkıbı bulunmaktadır[14]. Tasavvuf akımı ilerledikçe İran Edebiyatında olduğu gibi Türk edebiyatında da tasavvuf okulu ve tarikat kurucusu olan velilerin menkıbevî hayatlarını konu alan bir tür gelişmeğe başladı. Menâkıbnâme veya Velâyetname adı verilen bu tür eserlerde süslü nesirden uzak ve halk diline yakın bir üslup kullanılmıştır[15]. XI. yüzyıldan sonra, tasavvuf cereyanının yeterli gelişme seviyesine ulaşmasından sonra evliya menkıbelerinin anlatıldığı menâkıbnâme türü eserlerin İslâm ve Türk dünyasında daha da yaygınlaştığı bilinir. Bir veli ve çevresinde bulunan kimselere tahsis edilerek onların hayatları çerçevesinde kaleme alınan bu tür eserlerden, önce evliya menkıbelerinin yazıya geçirildiği görülür. Bazı eserlerde de benzer bilgilerin yer aldığı söylenebilir[16]. Türk edebiyatında bilinen ilk menâkıbnâme, Karahanlı hükümdarı Satuk Bura Han'ın hayatını ve İslâm dinini kabul edişini konu edinen Tezkire-i Saltuk Bura Han'dır. Satuk Bura Han, bir veli olmamasına ve söz konusu eser menâkıbnâme adını almamasına rağmen, eserde hükümdara kutsiyet atfedilmesi ve velilere özgü kerametlerle dolu bir hayat hikâyesi sunulması, bu metni, menâkıbnâme türünün ilk örneği olarak kabul etmemize neden olur[17]. XIII. yüzyılda Anadolu'ya dışarıdan gelen birçok tarikat mensubu, bu coğrafyada canlı bir tasavvufî hayatın oluşmasını sağlamıştır. Bu tarihten itibaren Anadolu'da çok sayıda menâkıbnâme kaleme alınmıştır. Menâkıb-ı Şeyh Evhadüddîn-i Kirmânî, Menâkıb-ı Hârun Velî ve Menâkıb-ı Sadreddîn-i Konevî, Anadolu sahasında bilinen ilk menâkıbnâmeler arasında yer alır. XIII. yüzyılda Anadolu'da menâkıbnâme geleneğinin en önemli örnekleri, Mevlevîlik etrafında teşekkül etmiştir. XIV. yüzyılda Ahmed Eflâkî'nin Farsça yazdığı Menâkıbü'l-Ârifîn'de Mevlânâ ve halifelerinin menkıbelerine yer verilmiştir[18]. Başta Kutadgu Bilig olmak üzere, ilk İslâmî dönem Türk edebiyatı ürünlerini bize tanıtanlar, daha çok yabancı bilginlerdir. Bunların, uzun araştırma ve yeni buluşlara dayanarak hazırladıkları incelemeler, edebiyat tarihimizin ilk kaynakları olarak kabul edilir[19]. Daha sonraki devirlerde yazılmış eser ve müelliflerini bize tanıtanlar ise, tezkire vb. yerli ürünlerdir. Türk kültür ve edebiyatı ile uğraşan batı bilginleri, meydana getirdikleri inceleme ve araştırmaları bu kaynaklar ışığında hazırlamışlardır[20]. Tanınmış tarikat kurucusu, halife ve şeyhlerin biyografilerinden meydana gelen eserler de vardır. Bu tür eserlerde, tanınmış mutasavvıfların hayat hikâyelerinin yanında şiirlerine de rastlanır. Kaynak hizmeti yapan bu eserler konusunda şu örnekler anılabilir: Menâkıb-ı Sipehsâlâr, Menâkıbü'l-Ârifîn, Sevâkıbü'l-Menâkıb, Sefîne-i Nefîse fi'l-Menâkıbi'l-Mevleviyye, Menâkıb-ı A'baniyye, Menâkıb-ı Akşemseddin vb.[21] Türk edebiyatında menâkıbnâme türünün ilk en ilgi çekici örnekleri XV. ve XVI. yüzyıllarda yazılmıştır. Halk arasında çok okunan bu tür eserlerde, devletin önemli makamlarında bulunan insanlar ve sonradan kendilerine velilik atfedilmiş kişiler hakkında önemli bilgiler mevcuttur
Hikâye ve menkıbe şeklindeki temsillere Kur'an ve Hadiste mesel adı verilmiştir. Bu tür mesel ve kıssalar bir araya toplanarak Kur'an kıssaları ile ilgili kitaplar yazılmıştır. Önceki semâvî kitaplar da mesel ve kıssalardan yararlanmışlardır. Kur'an'da Mesel ve kıssalardan ders çıkarılması ile ilgili ayetler çoktur[22] kıssadan hisse almak, meselden ders çıkarmak eskiden beri öğrenmede başvurulan bir yöntemdir. Taşköprülüzâde Mevzuâtü'l-Ulûm adlı eserinde menkıbelerin ve mesellerin öneminden bahseder. Kısa mesel ve menkıbelerin temin ettiği birçok fayda vardır. Öğüt vermek ve akıl almak, insanları hayra ve iyiliğe teşvik etmek, kötü davranışları bertaraf etmek, insanın aklını başına toplaması, yaşanmış deneyimlerden yararlanmak, bazı soyut konuların zihinlere iyice yerleştirilmesi, meram ve maksadın daha iyi anlatılması, manevi ve soyut kavramların hissi bir şekilde anlatılması, kapalı olan şeylerin açık olanla temsili bir biçimde öğretilmesi, görünmeyen şeylerin görünen ve açık olanlara teşbih edilerek anlatılması bunlardan bazılarıdır. Peygamberlerin kıssalarından ve sîretlerinden maksat neyse salih kişilerin, velilerin, toplum önderlerinin menkıbe ve hayat hikâyelerinden maksat da odur. Soyut olarak ifade edilmiş olan dini kavramlar, ahlaki değerler, ruhi gerçekler menkıbe ve temsillerle somutlaştırılır elle tutulup gözle görülür hale getirilerek iyi anlaşılmasına yardımcı olunur. Bu yolla üstü kapalı olan hükümler, zor anlaşılan bilgiler gayet kolay anlaşılacak hale sokulur. Durumuna ve seviyesine göre herkes bu kıssa menkıbe ve mesellerden üstüne düşen payı alır. Bununla da mutmain olup kalp huzuruna ve ruh sakinliğine erişir. Kur'an'da zahiri hükümlerden daha çok kıssa ve mesellere yer verilmesi bunu gösterir.
Bu tür anlatımlarda zaman mekân ve şahıslar ikinci derecede önem taşır. Esas olan verilmek istenen mesajlardır. Bu mesajların çoğu da genellikle evrensel değerlerdir. Onun için menkıbelerde zaman ve mekân çelişkileri görülebilir. Bunları öne sürerek tutarsızlıklar olduğunu ifade etmek doğru değildir. Bu tür konuları, manevi buluşma, ruhi görüşme olarak değerlendirmek icap eder. Özellikle evliya menkıbelerinde zaman unsuruna ve tarihe değil menkıbenin ifade ettiği mesaja ve manaya itibar edilir. Yunus Emre kırk yıl şeyhine hizmet etti, görevi tekkeye odun getirmekti. Bu süre içinde tekkeye eğri odun getirmedi, dediğimiz zaman bu olayın gerçekte olup olmaması hiç önemli değildir. Önemli olan doğruluğun en ideal şeklini herkese açık olarak anlatmak gayesi güdülmüştür.[23]