NASIL BİLİRSİNİZ?

İnsan doğar, yaşar ve ölür. Gerekli işlemler tamamlandıktan sonra, son dinî vazife yerine getirilmek ve ardından eş-dostla, tanıyanla tanımayanla, hakkı olanla olmayanla helalleşmek üzere cami avlusuna getirilir. Bazen cemaat içeride ve dışarıda yer bulmakta zorlanırken, zavallı misafir son bir saltanat sürsün dercesine musalla taşında, tabutu içinde uzanır. Ne var ki bu saltanat en fazla bir vakit sürer. Ardından müftü efendi ya da imam efendi cenaze namazını kıldırır.

Hayatta beni en çok etkileyen sahnelerden biri, imam efendinin cenaze namazının ardından cemaate dönerek şu soruları sormasıdır:

"Muhterem cemaat! Namazını kıldığımız ve biraz sonra ebedî istirahatgâhına tevdi edeceğimiz merhumu (veya merhumeyi) nasıl bilirdiniz? İyi bir insan mıydı? Dünya ve ahirete taalluk eden haklarınızı helâl ediyor musunuz?"

Bu soru üç defa tekrar edilir ve genellikle şu cevaplarla karşılık bulur:

Birinci cevap:

"Evet, helâl ettik!" (Gür bir sesle)

İkinci cevap:

"Allah affetsin..." (Daha cılız bir sesle)

Üçüncü cevap:

Sessizlik… Yani bir nevi susma hakkını kullanmak.

"Gerçek Müslüman, yalnız insanların değil; toprağın, suyun, havanın ve bütün tabiatın da kendisinden emin olduğu kimsedir." sözünün; "Mezardakilerin pişman oldukları şeyler için dünyadakiler birbirlerini yiyorlar." diyen De Gaulle'ün ve "İbret almak isteyenlere kötü insanların akıbetlerine bakmak yeterlidir." buyuran İmam Şâfiî'nin işaret ettiği hakikat karşısında, insanoğlunun hâline üzülmemek elde değildir.

Her gün bu manzaralara şahit oluyoruz. Yakınımızı, uzağımızı, eşimizi, dostumuzu bu şekilde uğurluyoruz. Fakat çoğumuz daha mezarlıktan işe veya eve dönerken, ceviz kabuğunu doldurmayacak meseleler yüzünden insan kırmaya; yaşadığımız köyde, şehirde, apartmanda veya çalıştığımız iş yerinde hak ve hukuka riayet etmemeye devam ediyoruz.

Bir sözde denildiği gibi:

"Dünyada kusursuz iki insan vardır; biri henüz doğmamış, diğeri ise ölmüştür."

Elbette hepimizin hataları ve eksiklikleri olacaktır. Ancak bu kusurlarımıza halk tabiriyle "sür git" demek yerine, ebedî âleme uğurladığımız insanların ardından ibret nazarıyla bakabilsek, kendimizi ne kadar toparlayabilirsek o kadar kazançlı çıkacağımız kanaatindeyim.

Öte yandan, Koronavirüs döneminde yaşananlar da ayrı bir hüzün vesilesiydi. Cami avlusuna getirilemeden, o bir saatlik saltanatı dahi yaşayamadan doğrudan mezarlığa götürülenler… Karantinada olduğu için anne-babasını, eşini veya evladını son yolculuğuna uğurlayamayanlar… Hastane odasında ya da tabut başında gözyaşı döküp içini boşaltma fırsatı bulamayanlar…

Bütün bunlar, insanın yüreğinde derin izler bırakan acı hatıralar olarak kaldı.

Rabbim, hepimize nasip etsin ki musalla taşında hakkımız sorulduğunda arkamızdan gür bir sesle:

"Evet, helâl ettik!" diyenlerin sayısı çok olsun…

Yoksa…

İLAN TAHTASI

Şehir: Çorum

İlçe: Merkez

Yer: Ulu Cami

Mevzu: İlan Tahtası

Mesele: Saltanat

Erken rahmetli olan,

Panoda alır başköşeyi.

Ya öğlen ya da ikindi,

Bekler defnedilmeyi.

İlan tahtasında mevta,

Kısa bir saltanat sürer.

Çünkü kimin annesi,

Kimin babası, kimin oğlu,

Kimin kızı, kimin amcası,

Kimin dayısı, kimin halası,

Kimin damadı, kimin eşi olduğunu

Cümle âlem görür.

Öğle yahut ikindi sonrası

Cenaze namazı kılınır avluda.

İster zengin ol, ister fukara,

Saltanat işte bu kadar burada.

Çünkü yarın gelecek yeni konuklara

İster istemez yerini vermelisin.

Bunun için akşam namazından önce

İlan tahtasından silinmelisin.

"

İlan tahtasının dili olsa da konuşsa…

Bu zamana kadar kimler ilan edildi,

Daha kimler ilan edilecek?

Her Çorumlunun tadacağı bu saltanat,

Belli ki kıyamete kadar sürecek.

"

Ne dersiniz?

Bir nebze düşünelim mi?

Bakınız, ölüm ilanımız bile sadece iki vakit sürüyor.

Öyleyse gelin dostlar;

Daima sevelim, sevilelim.

Gönül kırmadan, bugünden yarına,

Her vakit insan kalabilelim.