OKULLARDA GÜVENLİK ÜZERİNE

Güvenlik…
Ne kadar çok kullandığımız, ama ne kadar az durup düşündüğümüz bir kelime. Oysa güvenlik; sadece kapıya kilit vurmak, kamera takmak ya da talimatname asmak değildir. Güvenlik, insanın içinin rahat olmasıdır. Çocuğunu sabah okula gönderirken "emanetim güvende" diyebilmesidir.
Bir anne babanın sabah çocuğunun elinden tutup okul kapısına kadar getirmesi boşuna değildir. O kapıda sadece bir çocuk bırakılmaz; umutlar, hayaller, yarınlar bırakılır. Akşam olunca da aynı kapıda aynı emanet, sağ salim geri alınmak istenir. Ne eksik ne fazla… Sadece sağlam.
Evindeki bir iki çocuğu düşünen anne babanın karşısında; sınıfındaki tüm öğrencileri düşünen bir öğretmen, okulun tamamından sorumlu bir müdür, ildeki bütün okulları düşünen bir millî eğitim yöneticisi vardır. Zincir uzadıkça sorumluluk ağırlaşır. Çünkü millî eğitim, diğer kurumlardan biraz farklıdır. Binlerce çocuğun emaneti vardır ve emanet uykuyu kaçırır. Bazen gecenin bir vakti "Ya bir şey olursa?" diye insanın içini kemirir.
Okul güvenliği dediğimizde aslında çok basit ama bir o kadar da hayati üç alanı konuşuruz:
Ev ile okul arası, okulun kendisi ve sınıfın içi…
Yani çocuğun adım attığı her yer.
Deprem, yangın, kaza… Bunlar büyük kelimeler gibi durur. Ama bizi asıl yaralayan çoğu zaman "küçük" ihmallerdir. Bir buz sarkıtı, devrilen bir kale direği, sabitlenmemiş bir dolap, kilitlenmemiş bir kapı… Basit bir tedbirle önlenebilecek olaylar yüzünden her yıl çocuklarımıza zarar geliyor. Sonra hep aynı cümleler: "Keşke", "ihmal", "olmazdı".
Oysa en iyi dua tedbirdir.
Güvenlik sadece duvarlarla, talimatlarla da sağlanmaz. Asıl mesele insanla ilgilidir. Çünkü teknoloji değişti, çocuklar değişti, öğretmenler değişti. Bugünün öğrencisi, yirmi yıl öncesinin öğrencisi değil. Bugünün dünyası daha hızlı, daha karmaşık ve daha kontrolsüz.
Eskiden bir çocuk, tanımadığı bir büyüğünü gördüğünde bile kendine çeki düzen verirdi. Yanlış bir söz ağzından çıktıysa utancından yolunu değiştirirdi. Şimdi soruyorum: Ne oldu da "Bana ne!", "Sana ne!" diyen bir dil bu kadar normalleşti?
Suçu hep bir yere mi yükleyeceğiz?
Televizyon dizilerine mi? Sosyal medyaya mı? Telefonlara mı? Parçalanmış ailelere mi?
Yoksa en çok da sessizliğimize mi?
Bir yanlışı gördüğümüzde "Başıma iş alırım" diye susan bizler değil miyiz? Öğretmen çocuğumuzu uyardığında hemen savunmaya geçen, "Ben yaşayamadım, o yaşasın" diyen bizler değil miyiz? "Bana dokunmayan yılan bin yaşasın" rahatlığıyla kenara çekilen yine bizler değil miyiz?
Oysa bugün bize dokunmayan, yarın mutlaka bir başkasına dokunur. Belki komşumuza, belki torunumuza… Belki hiç tanımadığımız masum birine.
Bir esnafın, bir çocuğa "Oğlum, ayıp değil mi?" demesi bazen bir ömürlük iyiliğe dönüşür. Osmancık'ta bir müftünün (müftü, Ordu ilinde bir ilçede belediye başkanı olduğunda da sırf çocuğumu uyardı diye o vatandaşa teşekkür edip vefa adına yardımcı olmuş) çocuğunu uyaran o esnaf gibi… Küçük bir uyarı, büyük bir karakter inşasına dönüşebilir. Yeter ki niyetimiz üzmek değil, düzeltmek olsun.
Bugün okullarda güvenliği konuşurken sadece kapıları, kameraları değil; vicdanı, sorumluluğu ve ortak aklı da konuşmak zorundayız. Okul-aile-millî eğitim üçgeni sağlam olmazsa hiçbir tedbir tek başına yeterli olmaz.
Temennimiz açık ve nettir:
Hiçbir öğrencinin, hiçbir öğretmenin burnu dahi kanamasın.
Ama temenni yetmez. Tedbir gerekir. Duyarlılık gerekir. Cesaret gerekir. Ve en çok da "Bu hepimizin meselesi" diyebilmek gerekir.
İnsanlar suç işlememek için ya devletten ya da Allah'tan tam olarak korkmalıdır. Elbette ikisi bir arada olursa daha mükemmel olur. Lakin ikisi de yarım olursa durum vahimdir.
Çünkü güvenlik, sadece bir görev değil; bir ahlak meselesidir.