Ölüm, kaş ile göz arasında… Mevlânâ'nın deyimiyle iki ezan arasında. Her canlının mutlaka tadacağı bir hakikat. Mademki kaçınılmazdır, insanoğlu hem yaşarken hem de göçerken hayırlısını ister.
On üç yıl önce Prof. Dr. Ahmet Mete Işıkara hocamızı ebediyete uğurladık. "Deprem Dede'yi bu topraklarda tanımayan yoktur. Kandilli Rasathanesi Müdürü olarak görev yaptığı yıllarda kamuoyunun çok fazla gündeminde değildi. Ne zaman ki 17 Ağustos Marmara Depremi yaşandı, işte o gün sorumluluğun, bilimin ve vakar dolu duruşun adı oldu.
Panik üretmedi, korku yaymadı. Sükûnetle konuştu, güven verdi. O günden sonra yaptığı her açıklamada, insanları depreme karşı hazırlıklı olmaya çağırdı; ama bunu tehditkâr değil, öğretici ve motive edici bir dille yaptı. Bu yüzden sadece yetişkinlerin değil, çocukların da gönlünde yer edindi.
Kendisiyle barışık hâli, sade duruşu ve içten anlatımıyla kısa sürede toplumun ortak sesi oldu. 17 Ağustos'tan sonra siyasetçilerle, bürokratlarla ve özellikle basınla kurduğu temaslar, ülkemizde deprem bilincinin yaygınlaşmasına önemli katkılar sağladı. O artık yalnızca bir bilim insanı değil, bir vicdan rehberiydi.
"Başarılı insan; kayıtsız kalamayacak kadar kaygılı, korkmayacak kadar sakin, duramayacak kadar hareketli olmalıdır." sözü, sanki Işıkara Hoca'yı anlatıyordu. Yaşına rağmen çocuklarla kurduğu bağ bunun en güzel örneğiydi. Onların dünyasına indi, onların diliyle konuştu. Bir anda hepsinin "Deprem Dedesi" oldu.
Sadece anlatmadı, gösterdi. Gün oldu sıra altına girdi, gün oldu duvar dibine çöktü. Gerektiğinde çocuklarla birlikte başını koruyarak dışarı tahliye oldu. "Söylersen unuturum, yaptırırsan asla unutmam." ilkesini hayatın içine taşıdı. Okul bahçelerinde çocukların "Deprem Dede!" diye bacaklarına sarılması, onun için en büyük mükâfattı.
İstanbul'da bir okulda, deprem tatbikatı sırasında alarm çalınca bahçede oynayan çocukların panikle içeri koşup sıra altına girmeye çalıştığını görünce, afet eğitimindeki yanlışları açıkça dile getirdi. "İşte afet eğitimindeki hâlimiz." diyerek topluma ayna tuttu.
Antalya'da, Sivil Savunma Uzmanları Derneği (SİSUD) tarafından düzenlenen seminerlerde kendisiyle yakından sohbet etme imkânı bulmuştum. Afetler karşısında neden hep geç kaldığımızı konuşurken, Çorum'da yıllar önce başlattığımız bilinçlendirme çalışmalarını anlattım.
"Sayın Hocam, sizin yeni başlattığınız din görevlileri, muhtarlar, cami cemaati ve velileri bilinçlendirme projelerini biz on sene önce Çorum'da başlattık. Ancak etiketimizde 'Prof.', namımızda 'Deprem Dede' olmadığı için Türkiye gündemine oturamadık."
Okullarda farklı bir tarzda yürüttüğümüz deprem ve korunma çalışmaları dikkatini çekti. "Bunlarla ilgili elinde belge var mı?" diye sordu. "Elbette var hocam." deyince beni menajeriyle tanıştırdı ve belgeleri dosya hâlinde kendilerine iletmemi istedi. Yürüttüğü projelerde Çorum yoktu; bu sohbetten sonra Çorum'u da programa dâhil etti. Ben de 60-70 sayfalık bir dosya hazırlayıp Ankara'da ilgili arkadaşlara teslim ettim. (Hoca Çorum'a gelince haberdar edilmedim- Beni sorduğunu sonradan öğrendim. Ayrıntılar son kitabımda)
Rahmetli Işıkara Hoca, sivil savunma uzmanlarını bu ülkenin sessiz kahramanları olarak görürdü. Sivil savunma teşkilatının değişime uğramasıyla yıllarını bu alana vermiş insanların atıl bırakılmasını büyük bir kayıp sayar, her fırsatta yetkililere bunu hatırlatırdı.
Bir dönem siyasete atılmasının sebebi de buydu: Meclis'te söz söyleyebilmek, afet zararlarını azaltacak projeleri hayata geçirebilmek… Seçilemedi, ama inancından vazgeçmedi.
"Hayatın gerçek amacı bilgi değil, eylemdir." diyen Henry Ford'un sözünü adeta hayata geçirdi. Ankara Kocatepe Camii'nde, merkezi sistemle yüz binlerce insana deprem ve zararlarını azaltma konusunda vaaz verdi. Bu, camilerde afet bilinci oluşturma adına çığır açan bir adımdı.
Prof. Dr. Haluk Erdoğan'ın dediği gibi "Işıkara Hoca, ömrünü Türkiye'de deprem zararlarının azaltılmasına vakfetti ve bunu son nefesine kadar sürdürdü."
Usta şair Yavuz Bülent Bakiler 'in dizelerinde olduğu gibi, ölüm ansızın gelir:
"Düşündüm musalla saltanatımı, En son bineceğim tahta atımı; Bir ayna karşısında kravatımı takarken ölebilirim."
Ömür bir gün tükenir; geriye yalnızca eser kalır. Akif'in dediği gibi: "İnsan ölürse eseri, merkep ölürse semeri kalır."
Sayın Cumhurbaşkanımızın 2007 yılında ifade ettiği gibi:
"Cumhurbaşkanı olsan da, başbakan olsan da ne çıkar? Musalla taşına konunca 'başbakan niyetine' denmiyor; 'er kişi niyetine' deniyor. Ve akabinde beş-altı metre kefenle toprağın kara bağrına indiriliyor."
Hey gidi koca çınar… Sana da kalmadı bu dünya demek… Şimdi çocuklar tatbikatlarda "Deprem Dede" diye kime seslenecek? (SSU olarak şimdiki yetkililerin isimlerini ben bile bilmiyorum)
Başkalarını bilmem ama ben, vefa adına her konferansımda seni bir cümleyle mutlaka yâd ediyorum.
Ölümünün on üçüncü yılında; Ruhun şad, mekânın cennet olsun.