Rahmetli babamın, "Oğlum, okumayı bırakma; üzerine vazife olmayan işlere karışma, ama vazife olanı da en iyi şekilde yapmaya çalış." nasihati midir bilinmez, yoksa lise yıllarında öğretmenlerimizin verdiği teşvik mi… Fakat imkân buldukça arada kütüphaneye uğramayı alışkanlık hâline getirmişimdir. Kendi satın aldığım kitapların yanında, "Herkesin herkesten öğrenebileceği bir şey vardır." düşüncesiyle, yazarına ya da yayınevine takılmadan kütüphaneden de farklı türlerde kitaplar alıp okumaya gayret ederim.
Ancak özellikle anı, gezi, şiir ve kişisel gelişim türündeki kitapları okurken ayrı bir haz duyarım.
Bir gün yine raflar arasında dolaşırken "Göz Gördü, Kalem Yazdı" adlı bir gezi kitabı dikkatimi çekti. Kitabı alıp okumaya başladığımda, Kırım'da bir üniversitenin Rusça bölümünde okuyan Türk öğrenci Mustafa ile bir Rus ailesi arasında yaşanan ilginç ve sıcak hikâyeler dikkatimi çekti. Başlangıçta karşılıklı önyargılarla başlayan bu tanışıklık, zamanla adeta ikinci bir anne-baba sıcaklığına dönüşen samimi bir dostluğa çevriliyordu.
Bu hikâyeyi siz değerli okuyucularımla da paylaşmak istedim. Ümit ederim siz de zevkle okursunuz.
Mustafa'nın okuduğu Rusça bölümünün güzel bir uygulaması varmış. Rusçasını geliştirmek isteyen yabancı öğrenciler için anlaşmalı aileler bulunuyor; öğrenciler zaman zaman bu ailelerin yanında kalarak hem dili pratik ediyor hem de Rus kültürünü yakından tanıma imkânı buluyorlarmış. Mustafa da bu programa başvurmuş ve kendisine bir aile çıkmış.
Fakat içinde bin bir tereddüt…
Korku, endişe…
Tuvalet alışkanlığından yemek kültürüne kadar pek çok yönü farklı olan bir Rus ailesiyle nasıl anlaşacaktı? Ya anlaşamaz ve evi terk etmek zorunda kalırsa? Ya okuluna ve arkadaşlarına mahcup olursa?
Benzer tereddütler karşı tarafta da varmış. Çünkü onlar da hiç Türk bir öğrenciyi ağırlayacaklarını düşünmemişler. Bir süre kararsız kaldıktan sonra, "Madem böyle bir fırsat çıktı, o hâlde en azından bir şans verelim." demişler.
Ailenin reisi istihbarat subayıymış. Mustafa zaman zaman bu eve gelecek, bazen de kalacak; hem dilini geliştirecek hem de Rus kültürünü yakından tanıyacaktı.
Mustafa bir gün elinde küçük bir hediye ile, çekine sıkıla bu eve gitmeye başlamış. Attığı her adımda, söylediği her cümlede Türkiye Cumhuriyeti'ni temsil ettiğini hiç unutmamış.
Oldukça becerikli bir genç olan Mustafa, zaman zaman Türk mutfağından birkaç yemek yapmaya başlamış. Ardından da tavşankanı bir çay demlemiş. Mutfak kültürü bakımından pek zengin olmayan Rus ailesi için bu lezzetler adeta yeni bir keşif olmuş. Çok geçmeden Mustafa'nın dürüstlüğü, çalışkanlığı ve samimiyeti onların kalbini kazanmış.
Öyle ki, kısa bir süre sonra neredeyse Türk usulü yemek yemeye alışmışlar.
Bu evde ailenin kızı ve damadı da yaşıyormuş. Yeni doğmuş bir bebekleri varmış. Mustafa Türkiye'den dönerken getirdiği hediyelerin arasına bir de nazar boncuğu koymuş. Bebeğe nazar boncuğunu takmış ve bunun anlamını anlatmış.
Nazardan çok çekinen Rus aile bu hediyeden son derece memnun olmuş.
Bir gün aile reisi subay, Mustafa'dan bebeğin ismini koymasını istemiş. Mustafa ise bunun kendisine ait bir hak olmadığını söyleyerek nazikçe reddetmiş. Meğer bu teklif küçük bir imtihanmış.
Bir başka gün aile reisi, subayların bütün ulaşım araçlarına ücretsiz binebildiğini söyleyerek Mustafa'ya da bir subay kartı çıkarmayı önermiş. Mustafa teşekkür etmiş; fakat bunun doğru olmayacağını söyleyerek teklifi yine kabul etmemiş.
Aradan birkaç ay geçtikten sonra subay ona şöyle demiş:
"Eğer o kartı kabul etseydin gözümden düşecektin. Ama sen imtihanı kazandın."
Artık Mustafa'ya tam bir güven duymaya başlamışlar. Hatta eve rahatça girip çıkabilmesi için istememesine rağmen evin anahtarından bir tane zorla vermişler.
Fakat Mustafa yine de randevu almadan eve gitmemeye özen göstermiş.
Zamanla bu dostluk öyle bir noktaya gelmiş ki, iki ziyaret arasında biraz vakit geçse aile hemen arayıp sitem etmeye başlamış:
"Mustafa, sana çok kızıyoruz! Kendini niye bu kadar özletiyorsun?"
Bir yaz tatilinde Mustafa Türkiye'ye gelmiş. Üç ay sonra tekrar Kırım'a dönmüş. Havaalanına indiğinde kalacağı yere gitmek için taksi ararken birden biri kolundan tutup seslenmiş:
"Gel evlat, gel!.."
Mustafa dönüp bakmış ki, zaman zaman evlerinde kaldığı o Rus aile reisi subay.
Şaşkınlık içinde düşünmüş:
"Ben gelişimi haber vermemiştim. Bunun burada ne işi var?"
Sonra gerçek anlaşılmış.
Meğer subay, Mustafa Türkiye'ye dönerken onun dönüş gününü ve saatini fark ettirmeden bir yere not etmiş. Üç ay boyunca bunu unutmamış ve o gün havaalanına gelip Mustafa'yı karşılamış…
Allah öz evlatlarla anne babalar arasında da en az bu kadar muhabbet nasip etsin…
Özetin özeti:
17 Ağustos depreminden sonra dünyanın 85 ülkesinden 110 kurtarma ekibi Türkiye'ye gelmişti. Dilleri, dinleri, renkleri bize benzemese de bir can kurtarabilmek için çalıştılar. Bazıları otellere gitmeyip depremzedelerle aynı çadırlarda kaldı; otel paralarını da afetzedelere verdiler.
Depremzedeler kendilerine teşekkür ettiğinde ise şu cevabı verdiler:
"Teşekkür etmesi gereken sizsiniz. Çünkü siz olmazsanız biz burada yardım ediyor olmazdık."
İşte o zaman şu sözü bir kez daha hatırladık:
"Her milletin iyisi iyidir."