Terk Edilme Korkusu

Rabbin seni terk etmedi, sana darılmadı da.” (Duhâ, 93/3)

Terk edilme korkusu, insanın taşıdığı en eski duygulardan biridir. Bağlanma kuramına göre bebek, kendisine bakan kişinin yokluğunu bir tehlike işareti gibi okur; büyüdükçe bu işaret kaybolmaz, yalnızca tetikleyicileri değişir. Yanıtsız kalan bir mesaj, soğuyan bir ilişki, karşılık görmeyen bir emek… Hepsinde aynı alarm çalar, üstelik bugün her zamankinden daha hassas: Anlık bildirim çağı bizi her gecikmeyi reddediliş sanacak kadar sabırsız kıldı.

Peki, bu his yalnızca insan-insan ilişkilerine mi mahsustur? Rabbine bağlılığını korumaya çalışan bir mümin de duasının cevabını beklediği vakitte göremediğinde, umduğu yollar kapanır göründüğünde, “acaba bir yerde yanlış mı yaptım?” diye içinden geçirebilir. Hz. Peygamber’in kendisi de böyle bir ağırlık yaşamıştı: Vahyin belirli bir süre kesilmesi üzerine müşrikler: “Rabbi Muhammed’i terk etti, ona darıldı!” diyerek alay etmişlerdi. Duhâ sûresi tam bu dönemin ardından iner ve onları yalanlar: “Rabbin seni terk etmedi, sana darılmadı da.”

Doğrusu, terk edilme korkularının en kıymetlisi Rabbe karşı duyulanıdır. Bu bir zaaf değil, kalbin amacına uygun attğının alametidir; yolunu şaşırdığında insanı geri çeviren korku, odur. Kur’an’ın haber verdiği asıl felaket ise bu korkunun tümüyle sönmesidir: “Allah’ı unutan, bu yüzden Allah’ın da onlara kendilerini unutturduğu kimseler gibi olmayın.” (Haşr, 59/19) Ceza, Allah’ın onları unutması değil, onlara kendilerini unutturmasıdır: Rabbini unutan insan önce kendi hakikatini, varoluş amacını yitirir. Kendini bulma sözde-vaadiyle kurulmuş bunca sektörün ortasında, kaybolmanın en sessiz yolunun bu olduğunu hatırlamak gerekir.

Duhâ bu korkunun nasıl yönetileceğini de gösterir. Suskunluk her zaman terk ediliş anlamına gelmez; o bazen bir şeyin bittiği değil, olgunlaşmakta olduğu andır. Sûre önce geçmişi hatırlatır: “Seni yetim bulup barındırmadı mı? Şaşırmış hâlde bulup yol göstermedi mi?” (93/6-7) Kısa süreli sessizlikler, yılların ihsanını unutturmamalı. Ardından insanı boşlukta bırakmaz, ona bir vazife yükler: “Yetimi ezme, isteyeni azarlama, Rabbinin lütuflarını şükürle an.” (93/9-11) Korkunun cevabı içe kapanmak değil, dışarı, hayata dönmektir. Yalnızlığın en güçlü panzehiri, kendi yarasına gömülmek değil, başkasının yarasına merhem olmaktır.

Kardeş sûre İnşirâh aynı yaraya başka yönden dokunur. Teselliyi iki adımda anlatır: Önce göğsü genişletir, sonra o genişleme sayesinde belini büken yükü indirir (94/1-3). Yük, insan hazır olmadan kalkmaz; önce göğüs genişler, insan güçlenir, sonra yük indirilir. Psikolojide de ağır sarsıntıların ardından bazı insanların daha derin bir olgunluk bildirdiğine dair geniş bir literatür var; buna “travma sonrası büyüme” deniyor. Sûrenin en çok yankılanan sözü de bunu mühürler: “Zorlukla beraber bir kolaylık vardır.” (94/6) Kolaylık, zorluğun bittiği yerde değil, tam içinde saklıdır. Sûre bir emirle biter: “Bir işi bitirince yenisine koyul; yalnız Rabbine yönel.” (94/7-8)

Ne var ki, terk edilme korkusunu yatıştırmanın sahte yolları da vardır. İbadetler onu hafifletir, hafifletmelidir ama tamamen söndürmemelidir. Kur’an bunun ölçüsünü kurban ibadetinde açıkça verir: “Onların ne etleri Allah’a ulaşır ne de kanları. O’na ulaşan sizin takvanızdır.” (Hac, 22/37) Yani ibadetin gövdesi -kesilen hayvan, kılınan rekat, tutulan oruç- bir vasıtadır; asıl ulaşan, o vasıtanın içindeki niyettir. Kıldığı namazın, tuttuğu orucun sayısına bakıp “benim Rabbimle aram iyi” diyen, ihlasını hiç sorgulamadan içi rahat eden kişi, tam da bu ayetin uyardığı yanılgı içindedir. Bugünün her şeyi ölçme, sayısal veriye dökme alışkanlığı bu yanılgıyı kolaylaştırıyor: Adımını, uykusunu, verimini sayan insan, kulluğunu da bir istatistiğe indirmeye fazlasıyla meyillidir.

Daha incesi şudur: Rabbiyle pazarlıklı bir ilişki kuran, kendisine ağır gelen sorumlulukları görmezden gelip “yükte hafif, pahada ağır” saydığı işlerle yetinen, bir tür uyanık tüccar edasıyla yürüyen kişi, Rabbinin kendisini unutmadığından nasıl emin olabilir? Hesabı hep kârlı çıkan bir kulluk, büyük ihtimalle hiç hesaplanmamış bir kulluktur.

Yalnız bırakıldığını hisseden insanın zihni hemen bir fail arar. Ama gerçek terk edilme çoğu zaman dışarıdan gelmez. Kur’an bu ayrımı iki ayetle netleştirir: “Başınıza gelen her musibet, kendi ellerinizin işlediği yüzündendir.” (Şûrâ, 42/30) Bu, kişinin büsbütün kendini suçlaması için değil, musibetteki payını sorgulaması için gereklidir. Bir de: “Bazen hoşunuza gitmeyen bir şey hakkınızda hayırlı olabilir.” (Bakara, 2/216) Bu ise geri kalanı Rabbine bırakmayı öğretir. Kendi payımıza düşeni fark ettiğimizde duyduğumuz pişmanlık bizi tövbeye götürmeli, çökertmemeli; akabindeki tevekkül ise bizi uyuşturmamalı, sükûnete kavuşturmalı.

İnsan, korkusuna teslim olduğunda, ümidini yitirdiğinde ya da bu terk edilme korkusunu bir daha hissetmeyecek kadar kalbini nasırlandırdığında, gerçek kaybı yaşamaya başlar. İnsanların terk etmesinden daha kıymetli kaygı, Rabb’in terk etmesi, yani kişinin Rabb’ini terk etmesidir. Bu kaygıyı hep gündeminde tutan mümin, o ayeti sürekli hatırda tutmayı hak edendir:"Rabbin seni ne terk etti ne de sana darıldı."