USTA 100 TL İSTEDİ, 300 TL KAZANDI

Dürüstlük…
Hepimizin dilinde olan ama hayatımızda aynı ölçüde yer bulamayan bir kavram.
İki kişi bir araya gelse sohbetin bir yerinde mutlaka dürüstlükten söz açılır. "Toplum nereye gidiyor?", "Eskiden insanlar daha dürüsttü" diye yakınırız. Fakat çoğu zaman bu eleştirileri yaparken kendimizi de terazinin en temiz kefesine koymayı ihmal etmeyiz.
Oysa iş uygulamaya geldiğinde durum her zaman böyle midir? Bunun cevabını en iyi herkesin kendi vicdanı verir.
Zira güzel bir söz vardır: "İnsanlar aya benzer; herkesin görünmeyen bir yüzü vardır."
Temennimiz, toplum olarak o görünmeyen yüzün aydınlık tarafında yer alabilmektir. Çünkü dürüstlüğün hâkim olduğu bir yerde ne yazılı sözleşmelere ne de uzun tartışmalara ihtiyaç kalır. Söz gerçekten senet olur.
Bir başka hakikat de şudur:
Güzellikler paylaşıldıkça çoğalır, kötülükler paylaşıldıkça normalleşir.
Bu yüzden bugün sizlerle iki küçük ama anlamı büyük örneği paylaşmak istiyorum.
Yıllar önce bir okulun küçük çaplı tadilat işi vardı. Bir usta çağrıldı, yapılacak işler gösterildi. Usta ölçtü, biçti ve o günün şartlarında 3 bin lira fiyat verdi. Anlaşıldı, işe başladı.
En önemlisi de söz verdiği gün geldi, işini zamanında ve düzgün şekilde tamamladı.
Bir süre sonra parasını almak için okula geldi. Görevli kişi 3 bin lirayı uzattı. Usta parayı aldı, saydı ve 750 lirayı geri verdi.
Görevli şaşkınlıkla sordu:
"Usta, bir yanlışlık mı oldu?"
Usta gayet sakin bir şekilde şöyle cevap verdi:
"Hocam, fiyat verirken bazı malzemeleri fazla hesaplamışım. 50 torba çimento gerekir diye düşünmüştüm, 35 torba yetti. On kutu fayans demiştim, altı kutu kullandık. Yani maliyet tahminimden daha düşük çıktı. Ben bana helâl olacak kadarını aldım, fazlası sizin."
Bugün kulağa basit gelebilir ama dürüstlüğün gerçek ölçüsü çoğu zaman tam da böyle anlarda ortaya çıkar.
Bir başka olay…
Bir apartmanın fayans işleri yapılacaktır. Bir usta çağrılır, yapılacak işler gösterilir ve fiyat sorulur.
Usta ölçer, biçer:
"150 liraya yaparım," der.
Apartman yöneticisi itiraz eder.
"Bu çok."
"Peki kaça yapayım?" diye sorar usta.
"100 liraya yap."
"Olmaz."
"120 liraya yap."
"Olmaz."
"140 liraya yap."
Bir süre pazarlık sürer. Sonunda usta:
"Tamam," der. "Bu işi 100 liraya yapacağım."
Yönetici şaşkındır.
"Az önce olmaz diyordun, şimdi nasıl oldu?"
Usta gülümser:
"Sebebini iş bitince söylerim."
İş tamamlanır. Yönetici ustaya 100 lirayı verir ve merakla sorar:
"Evet usta, şimdi anlat bakalım."
Usta kısa bir sessizlikten sonra şöyle der:
"Yanımda çalışan işçi üç gündür evine ekmek götüremiyordu. Bu işi kabul ederek onun üç gün çalışmasını istedim. Kendime para almadığım gibi, hatta 105 lira tutan yevmiyenin 5 lirasını da cebimden verdim."
Bu sözler yöneticiyi de duygulandırır.
"Biz de Müslümanız," der. "Şu 100 lirayı da biz verelim."
Biraz sonra yöneticiler ustaya tekrar döner:
"Usta, senin de hakkın var. Al şu 100 lira da senin olsun."
Usta parayı alırken gülümser ve şu cümleyi söyler:
"Ben 100 lira istedim, Allah bana 300 lira verdi."
Kıymetli okuyucular,
Bugün sık sık şunu duyuyoruz:
"Para kazanıyoruz ama bereketi yok."
Belki de sorulması gereken asıl soru şudur:
Kazancımız gerçekten helâl ve hakkaniyet ölçüsünde mi?
İşveren olarak da çalışan olarak da hayatın her alanında dürüstlüğü merkeze koyabiliyor muyuz?
Çünkü kazancın bereketi çoğu zaman rakamlarda değil, niyetlerde saklıdır.
Güzel bir sözde şöyle denir:
"Bir insana nokta kadar faydan dokunmadıysa, bu dünyada yaşasan da yaşamasan da fark etmez."
Dilerim ki hepimiz bulunduğumuz yerde birilerine fayda dokundurabilen insanlar olabilelim.
Rabbim rızkımızı helâlinden kazanmayı nasip etsin. Şikâyetler azalsın, bereket artsın.
Sıcakta, emekle tuttuğunuz oruçlar kabul; dualarınız makbul olsun.