Şu yazdığım başlık bile ürkütücü ama bundan daha etkilisi de aklıma gelmedi. Başlık güzel olmamış desinler, acemice desinler, beğenmesinler… Ama benden, bana ait olan olsun. Acemiliğimi bilenler şaşırmasın. Bunu yazsa yazsa bizim hoca yazmıştır desinler. Bildikleri gibi, tahmin ettikleri gibi olsun. Her zamanki gibi, sıradan… İnsan elinden çıkmış her şey saf bir doğallık ve samimiyet taşır. Belli eder kendini. Yanlış da olsa eksik de olsa, hatasıyla sevabıyla bir samimiyet barındırır. Kıymetli olan da budur! O samimiyet, okurken, izlerken, tüketirken tarif edilemeyen bir sıcaklık hissettirir içimizde… Eskiden bir Hasan Pulur vardı. Bir gazete köşesinde yazardı. Beğenerek okurdum. Beğenirsin, beğenmezsin o senin bileceğin iş! Adamın bir tavrı, üslubu vardı. İsmini görmesem de bilirdim onun yazdığını… Kaç milyar insan! Hepsinde de ayrı bir cevher, farklı duygu ve heyecanlar… Hepsi ayrı güzel, hepsi kendi içinde özel… Hepsi de doğarken yanlarında getirdikleri cevheri ve bunu nasıl işlediklerini sergiliyorlar. Ben buyum, bakın bana diyorlar. Benim de bu özelliğim var, ben de böyle bir insanım, iyiyim, doğruyum, güzelim diyorlar… Kendilerini ifade ediyorlar. Bunu yaparken seslerden, renklerden, doğadan yardım alıyorlar. İçlerini dökmek, kendilerini ve sahip olduklarını fark ettirmek için, kıyasıya… Bunlardan sözü edilen aktarımları en iyi yapanları, daha özenli anlatanları öne çıkıyor ve belirginleşiyor. Sanatçı kimliğine yükselenler de yine bunlar oluyor. Sanatçılar tarihte çok özel konumlarda, baş üstünde tutuluyorlar. Bulundukları toplumların kanaat önderleri oluyorlar ve hatta yine bu toplulukların geleneksel tavır ve tutumlarının oluşmasına, adet, töre, örf yaklaşımlarının da olgunlaşmasına yön veriyorlar. Tüm bu tespitlerin kaynağı, özü insan! İnsandan hareketle başlayan bir sarmal ve binlerce yıldır süre gelen hummalı işleyiş…
İmza sahibi olmanın ağırlığı vardır. Bu ağırlık ürüne değer katar. Hatta birçok insan sadece imzaya bakarak ikna bile olabilir! O kadar ki, eser sahibinin ismi ürünün önüne de geçebilir. Birçokları için bunda bir beis yoktur. Hatta ürünü irdelemek, soruşturmak ayıp bile sayılabilir. Aslında bu yaklaşımlar sanatçının en büyük madalyalarıdır! Onları bu tavır ve tutumlar besler. Böyle olunca bir süre sonra sanatçı, içinde bulunduğu o fantastik iç dünyasında kendisiyle baş başa ve tek rakibinin yine kendisi olduğu o âlemde en güzel eserlerinin sınırlarını zorlamaya devam eder…
*
Geçenlerde okulumuz tiyatro kulübü öğrencileri, yarışmaya gidecekleri bir oyun için müzik yazmamı istediler. O hafta sonu iki gün boyunca bu işe verdim kendimi. Tiyatro metnini okudum. Müzik olması düşünülen yer için bir çalışma yaptım. Sözünü, notasını yazıp kaydını aldım. Pazartesi okula gittiğimde öğrencilerden daha heyecanlıydım. Onların sevinçlerini gözlerinde görmek! Yaşasın öğretmenim deyip boynuma sarılacaklarını düşündüm. Öyle olmadı! Bir tanesi fena değil dedi. Birisi az hareketli olmuş dedi. Diğeri de tamam hocam elinize sağlık deyip teşekkür etti! İki gün sonra tiyatroda görevli öğrencilerden birisi yanıma geldi. “Öğretmenim tiyatro müziğimizi duydunuz mu?” diye heyecanla sordu. Yok dedim. Telefonu çıkarıp heyecanla dinletmeye başladı. Sözlerini benim yazdığım bambaşka bir müzik çalıyordu. Müzik sektörünün binlerce kez üzerinden geçtiği ses ve enstrümanların eşliğinde yapay olduğu her halinden anlaşılan ve insan elinin sadece “ENTER” tuşuna basıp övündüğü bir tuhaf ucube!
Çocukların heyecanını bozmak istemedim. Çünkü onlar çok beğenmiş görünüyorlardı. Çok iyi olmuş, elinize sağlık dedim. Şu karşılaştığım vaziyet onların suçu değildi. Dünya dijital çöplüğünün girdabına yakalanmış milyonlarca insandan birileriydi onlar! Kalkıp bir şey desem, ucu bana dokunacak! Neden anlatmadın, öğretmedin diyecekler… Niye bizi uyandırmadın? Bu felaketten bizi neden haberdar etmedin öğretmenim diyecekler! Sustum… Onlar da anlayacaklar! Çok değil, iki, bilemedin beş gün sonra tiyatro diye bir şey kalmayınca, o oyunu sahneye de koyamayacaklar… Zaten o sahne de kalmayacak! Tiyatro denen şey bir gün gelecek, insanların sözlükte “T” harfinde arayıp bulacakları tarihi bir sanat gösterisi şekli olarak karşılarına çıkacak!
İmza mı, sahip mi, insan mı? O da ne!
Hani bir kehanet vardı ya; Üçüncü dünya savaşı olursa, bir sonra ki savaş değnek ve sopalarla olur diye bilinen… Bu sözün sanattaki karşılığını varın siz düşünün!