Şehrin son zamanlarda yapılmış en mükemmel caddelerinden birisi üzerinde yürümekteydim. Aniden bastıran yağmur şemsiyemi açmama sebep olmuştu. Önce kar sonra gökyüzü delinmişçesine yağan yağmurlar, medyanın tüm felaket tellallarını susturacak cinstendi. Cadde o kadar güzel yapılmış ki insanlar araçlarıyla bu yola çıktığında şehrin tüm karmaşasından kurtulmakta, rahat ve emin bir yol kat etmekteydi. Öyle ki yol kenarına park edilen çarpık, düzensiz araçlar bile trafiği aksatmıyordu. Aracını yola dikine bırakanı mı dersiniz, yaya geçidine bırakanı mı yoksa yolun genişliğine güvenip park etmiş aracın yanına ikinci araç olarak park edeni mi? İnsanların özgürce yaşadığı bir şehir ortamını görmek istiyorsanız bu caddeyi ve üzerinde park etmiş araçları görseniz yeter! Hatta her yıl düzenlenen özgürlük bayramı kutlamaları bu cadde üzerinde yapılmalı! Zira ziyadesiyle hak ediyor!
Yol üzerinde barındırdıklarını düşünürseniz insanoğlunun yapabileceği, görüp görebileceği en güzel yol… Kaldırımları, trafik işaretleri, genişliği, alt yapısı itina ile düşünülmüş bir yol. Caddelerin sokaklara açılan kısımlarına konulmuş yağmur ızgaraları ve üç şeritli bölünmüş uzunca bir yol… Yapanlara, emeği geçenlere takdir ve minnet duygularımı sunmaktan öte bir şey yapamıyorum. İnsanların ortak kullanımına açık işler çok hassasiyet ister! Çünkü insanlar bu yapılan işleri uzun yıllar kullanıp huzur içinde yaşayacaklar… Vatandaşın sesiyle diyecek olursam: Allah razı olsun, tuttuğunuz altın olsun! Evet! Kamu malı deyince insan titremeli! Silkinmeli ve attığı adımı geri alıp bir daha düşünmeli. Torunlar o yolda gidecek okullarına! Anneler, babalar, dayılar, halalar, teyzeler, kuzenler o yolda bulacaklar, varacaklar birbirlerine…
Üretmek, kazanmak, yapmak, etmek, ortaya koymak iyi de onu kullanacak kıymetini bilecek adam da lazım!
Sonra o adamı gördüm!
El arabasının kollarından tutmuş, yağan yağmura inat önümde yürür buldum. Islanıyordu. Bir ara yanına gidip şemsiyemi paylaşmak geldi içimden. Sonra adam birden yön değiştirdi. Kaldırımdan ayrılıp yola çıktı. Yağmur sularının sürüklediği çelin çöpün tıkadığı ızgaranın yanında durdu. Ben de durmuş olanı biteni merakla izlemeye koyulmuştum. Adam iş ciddiyeti ile ızgarayı temizledi. Suyun akışını sağladığını görünce el arabasını alıp kaldırıma doğru yöneldi. Ben onu bekliyordum. Tanışmalıydım bu adamla. Belediye çalışanı olsa gerekti. Öyle tahmin ediyordum. Kafamda oturmasını beklediğim ilk soruyu sordum:
- Belediyeci misin birader?
- Yoo!
- Lagar kapağını açtığını gördüm de…
- N'olmuş!
Ne var bunda diyordu adam! Adam haklıydı şaşırmasında. Aslında normali buydu. Ve yaptığı şey devletin ona yaptığına karşı küçük bir teşekkürden başka bir şey değildi. Sadece bir teşekkür… O kadar! Meseleyi net bir şekilde anlayan adam devam etti:
- Ben burada bunu görüp öylece gidemem!
Sonra bir utanma belirdi içimde! O dediği öylece geçen adamlardan birisiydim sadece. Benden o kadar çok vardı ki bu şehirde! O güzelim yolu, onca emeği, yapılan işleri hak etmeyenlerden birisiydim sadece… Evet! Kesin bir şey vardı ki bu yol bu adam için yapılmıştı! Bir süre birlikte yürüdük. Sonra adam bir apartman bahçesine girdi.
İşte böyle; Gerçek dava adamlarını yolda görürsünüz! Bunlar dava adamlığından geçinmezler! Davaları içtendir, samimidir… Reklamını, edebiyatını yapmazlar! Sadece yaşarlar… İçin için, dosdoğru… Gören görür, bilen bilir… Sorumluluğu sorgulamazlar! Bazı şeyler onlar için izahı olmayan doğal bir görevdir… Öyle kodlanmışlardır! Bazıları fıtrat diyorlar buna…