Ünlü filozof İbn Haldun ''mukaddime'' adlı eserinde şöyle yazıyor: Devletlerin de tıpkı insanlar gibi kendilerine has bir ömürleri vardır. Gelişirler, olgunlaşırlar, yükselirler ve sonunda batmaya başlarlar.'' Tarihe baktığımız zaman görürüz ki devletlerin ortalama ömrü yüz ila iki yüz arasında olmasına rağmen, Osmanlı Devleti altı yüz yıl ayakta kalmayı başarabilmiştir. Bu devletin ömrünü uzatan ve uzun yıllar ayakta kalmasını sağlayan şey göz ardı edilmemelidir. Uzun yıllar Osmanlı devletinde elçilik görevinde bulunmuş olan Sir James Porter bir eserinde bu konu ile ilgili görüşlerini şöyle ifade etmiştir:
''Şurası muhakkaktır ki Türklerin politik sistemindeki bozuklukların derecesi ne olursa olsun, Osmanlı Devleti hukukla yoğurulmuş bir din temeli üzerine o kadar sağlam bir şekilde kurulmuş ve kamu vicdanı ve Türk insanının gücüyle olduğu kadar, çıkarlarıyla da o kadar çok sıkı şekilde perçinlenmiştir ki bu devlet yüzyıllar boyunca sürmüş, istikrar ve devamlılığı sağlamıştır.''
Devletlerin gücüne ve etkisine bakıldığı zaman görülür ki, o devlette ehil ve liyakatlı insanlar iş başına getirilir, devlet nizamı sarsılmaz bir şekilde korunur, kurallar ve sistem katı bir şekilde ve herkese eşit olarak uygulanır. Bu sistemi destekleyen şey de; disiplin, kontrol,çalışma ve prensipler bütünüdür. Bunlara önem vermeyen veya eksik yapan ülkelerde sistemsel problemler hiç eksik olmaz. Düzen ve intizam bozulunca toplumun huzuru da bozulur ve ülkenin gelişmesine engel olur.
Kamu görevlerine yapılacak atamalar ve gösterilen adaylar çok dikkatli seçilmeli, görev talep edenlere ihtiyatla yaklaşılmalı, namuslu, dürüst, yetişmiş, yetenekli ve tecrübeli kimseler aranmalıdır. Önemli mevkiler bu kişilere verilmelidir. Şurası da unutulmamalıdır ki, ülkedeki bütün servetin ve gücün kaynağı olan halka zulüm edilmesine mani olmak, vergi ödeyen halkı koruyup gözetmek, idarecilerin en çok dikkat etmesi gereken hususlardandır.
Yönetimlerin, yaşadıkları yer neresi olursa olsun, hangi devir olursa olsun, kimlikleri ve unvanları ne olursa olsun onlardan beklenen şey ; '' ehliyet, liyakat, cesaret, adalet ve merhamet kavramları olmuştur. Ancak yine de her devirde yetersiz ve zalim idareciler ve beceriksiz siyasetçiler hep olmuştur.
Yusuf Peygamber dünyadan göçünce onu Yakup ve İbrahim peygamberlerin türbesine koymak, babalarının yanına defnetmek için getirdiler. Cebrail gelerek '' onu olduğu yerde muhafaza ediniz çünkü babalarının yanında onun yeri yoktur. İdare ettiği devletin hesabını, sual ve cevabını kıyamette vermesi lazımdır.'' Dedi. Yusuf peygamberin durumu böyle olunca başkalarının işi nasıl olur ve nasıl hesap verirler? Düşünmek lazım.
Peygamberimiz buyurmuş ki: ''Kıyamet gününde, idarecilik yapmış kimseler her biri elleri bağlanmış olarak getirilirler. Onun adaleti ellerini bağladı. Aynı adalet onun ellerini çözer ve onu cennete kavuşturur.''
Hz. Ömer'in oğlu babası öleceği sırada ona sorar: Ey baba ben seni ne zaman görürüm?
Hz Ömer: ''Öteki dünyada dedi. Dünyadan gelişimin ikinci veya üçüncü günü beni rüyanda görürsün ey canım oğlum'' dedi. On iki yıl geçmiş Abdullah hala babası Hz. Ömer'i rüyasında görememişti. Bir gece onu rüyasında gördü ve ona: Ey baba! Ben seni üç gün içinde rüyamda görecektim hala göremedim'' dedi. Ey oğul! Bil ki, şimdiye kadar meşguldüm. Bağdat civarında bir köprü vardı, harap olmuştu. Memurlarım onu tamir ettirmemişlerdi. Koyun sürüsü bu köprünün üzerinden geçerken birinin ön ayağı bir deliğe girmiş ve kırılmıştı. ''Ben şimdiye kadar onun hesabını vermekle meşguldüm.''
Bu hikayeler bazılarına uçuk gelebilir. Ancak yine de örnek ve ibret alınması gerekir. Devleti yönetmeye ve siyasete soyunanlar kendilerinde bu özellikler varsa talip olmalıdırlar. Onları seçenlerde bu özellikleri kendinde taşıyanları tercih etmelidirler. Yoksa seçenler de seçilenlerde büyük bir vebal altına girdiklerini, bunun hem bu dünyada hem de öteki dünyada bir hesabının ve karşılığının olacağını asla akıldan çıkarmamalıdırlar.
Abdullah b. Tahir adaletli bir idareci idi. O, memuriyete dindarları ve güzel ahlaklı olanları tayin ederdi. Onlar dünyada malı ile meşgul olmazlar ve kendi şahsi menfaatlerine göre hareket etmezlerdi.
Bir gün bilgin bir adam Horasan valisinin yanına gider. Ona şöyle sorar: Altınımı çok seversin yoksa düşmanını mı? Der. Vali de tabiî ki altını çok severim, kim düşmanını sever ki demiş. Bilgin adam valiye şöyle cevap verir: '' Nasıl oluyor da en çok sevdiğin altınını bu dünyada bırakıyorsun da en sevmediğin düşmanını (günahlarını) yanında götürüyorsun. Horasan valisi bilgin adamın bu sözleri karşısında ağlayarak '' bana güzel bir ders verdin'' der.
Yöneticiye lazım olan en iyi şey dürüst '' DİN'' dir. Çünkü din, güzel ahlak padişahlık ile kardeş gibidirler. Memleketinde her ne zaman dinde bozukluk olursa orada karışıklık olur. Kötü din sahipleri ve fırsatçılar baş gösterirler. İdareciler güçsüz kalır, bidat ve hurafeler hakim olur. (Nizam'ül Mülk)
Sasani hükümdarı Erdeşir: ''Kendi yanındaki has adamlarını doğru yola sevk edemeyen her idareci bilmelidir ki, halkını doğru yola getiremez. 
Akıllı ve uyanık idareciler yaşlı ve tecrübelileri bir makama getirirlerdi önemli görevleri onlara verirlerdi. Tarihte başarılı idareciler hep bu tecrübeli insanlarla çalışarak büyük başarılar elde etmişlerdir. Elbette gençleri kazanmak ve yetiştirmek önemlidir. Ancak stratejik öneme sahip büyük işlere her daim tecrübeliler getirilmelidir. Üzülerek görmekteyiz ki, ülkemiz yaşlı diye bir kenara bırakılan nice tecrübeli insanların çöplüğüne dönüşmüş vaziyettedir. Tecrübesiz insanların yaptığı işlerde her zaman hatalar olmuştur.
          *******************
Ülkemiz için utanç vesilesi olan ve sık sık başka alanlarda da meydana gelen şiddet ve öldürme olaylarının bir benzeri olan hakem yumruklama ve tekmeleme olayının da aslında konumuzla yakından alakalı bir durum olduğunu düşünüyorum.
İdarecilerin seçiminde ve atamasında eş-dost, akraba, hemşeri, kişisel çıkar ve yalakalık gibi özellikler yerine,ehliyet ve liyakate, bilgiye, tecrübeye çalışkanlığa ve güzel ahlaka öncelik vermeliyiz. Kuralları tavizsiz herkese uygulamalıyız. Disiplini, güvenliği ve tedbiri hiç bir zaman elden bırakmamalıyız. Tavizler her zaman baş ağrıtır. Caydırıcı cezaları tesis etmeliyiz. Bugün geldiğimiz noktada yaşadığımız ve muhtemelen böyle devam ederse yaşayacağımız benzer kötü olayları önlemek istiyorsak sineklerle uğraşmak yerine bataklığı kurutmaya odaklanmak en doğru yol olacaktır. Olaylar meydana geldiğinde değil önceden önlemleri ciddiyetle, samimiyetle ele almamız gerekmektedir. Yoksa olayın sıcaklığı geçince ,gündemden düşüp unutulduğu zaman,  aynı şeylerin tekrar etmesi kaçınılmaz olacaktır. Daha önemli ağır olaylar meydana geldiğinde yeterli kamu oyu oluşmadığından veya mağdurların zayıf oluşundan dolayı olayları görmezden gelmek, sadece gündem olduğu için olayların üzerine gitmek ve köklü bir çözüm üretememek samimiyetsizlik ve acizlik örneğidir. ''Bir musibet bin nasihattan evladır.'' Sözü gereğince gerekli tedbirlerin alınması ve bu tür olayların bir daha yaşanmaması dileklerimle...