Kanayan Yaramız: Doğu Türkistan

Sözüm ona modern bir çağda yaşıyoruz. Teknoloji en ince detaylarına kadar insanlığın emrine amade. Telefonlar, bilgisayarlar, ulaşım araçları, akıllı evler… Hayatımızı süsleyen birer araç olarak yediden yetmişe herkesin elinde, dilinde, gönlünde…
Haberlere baktığımızda nesli tükenmek üzere olan pandalardan tutun okyanusun bilmem neresindeki bilmem ne balığına kadar yok olacaklar endişesiyle dünya seferberliğe çağrılıyor. Sigara kutuları bile artık reklam amaçlı olmayacak ve ne kadar tesirli bir zehir olduğunu uyaran görsellerle insanları onu kullanmaktan uzaklaştıracak. Çevreciler nükleer santraller ve bu tür silahların denenmesini protesto etmek amacıyla her gün dünyanın bir yerinde eylem yapıyorlar.  
Bir başka kanalda bilmem ne bitkisinin hangi hastalılara iyi geldiği anlatılmakta. Bir diğerinde kanser ilaçları ile ilgili yeni ilaçlar bulunduğu haberi verilmekte.
Tüm bunları izlediğinizde sanki dünyada herkes insanlığın rahatı ve huzuru için çırpınıyor sanırsınız. Herkes insancıl, herkes merhamet meleği, dünya güllük gülistanlık gibi.
Ama madalyonun arkası öyle demiyor. Savaşlar, darbeler, patlayan bombalar, ölen insanlar… Rahmetli Pakdil'in ifadesi ile televizyon denen kutudan kan sızarken gazete sayfaları arasından ölüler düşüyor kucağımıza… Özellikle Müslüman coğrafya adeta bir yangın yeri. Irak'ta bombalar patlıyor yüzlerce insan ölüyor, Suriye'de Esed pazaryerlerini bombalıyor. Suudiler Yemen'i ölüme terk etmiş. İsrail zulümde kendisi ile yarış halinde... Budistler Arakan'da Müslüman avında. Dün Bosna, Eritre ve daha niceleri…
Ve Doğu Türkistan… Çin denen ahtapotun kolları arasında günden güne yok oluyor. Müslüman Uygur Türkleri toplama kamplarına akıl almaz işkencelere tabi tutulmaktalar. Dünyanın gözü önünde en vahşi ve en akıl almaz asimilasyon zulmü yapılıyor.
Bu zulme 16 ay boyunca maruz kalan Kazakistan uyruklu Gülbahar Celilova'nın anlattıkları kanımızı donduracak düzeyde. Ticaret yapmak amacıyla Çin'e giden ve bir şafak vakti kaldığı otelden alınıp sorgulanan, kendine zorla bir metin imzalatılmak istendiği, sonra bir hapishaneye atıldığı, burada yatan kadınların ayaklarında beşer kiloluk demir kelepçeler takılı olduğu, burada kendilerine sürekli propaganda yapıldığı, on güne bir bilmedikleri bir iğne yapıldığı anlatılmakta. Hatta tüm bu yaptıklarına rağmen bir de utanmadan "bize iyi muamele yapılıyor ve işlediğimiz suçtan dolayı pişmanız" gibi bir metni zorla imzalattıkları da anlatılanlar arasında.
 Celilova, Kazakistan vatandaşı olduğu için çocuklarının Kazakistan hükümeti, Putin ve Bağımsız Devletler Topluluğu (BDT) ve Çin hükümetine ısrarlı müracaatları sayesinde serbest kalıyor. Serbest kaldıktan sonra da yaşadıklarını unutması karşılığında Çin'de ticaret yapabileceği söyleniyor. Celilova ise hemen ülkemize dönüyor ve yaşadıklarını değişik platformlarda insanlara anlatıyor.
Bir milyondan fazla Uygur Türkü adı eğitim kampı olan ceza evlerinde akıl almaz işkencelere ve beyin yıkama seanslarına tabi tutulmakta. Çocuklar ailelerinden alınıp Çinlileştirilmeye çalışılıyor, kızlar zorla Çinlilerle evlendiriliyor. Kurşuna dizilenler ve daha niceleri…
Son olarak ABD Temsilciler Meclisi'nde Doğu Türkistan'da yaşayan Uygur Türklerine yönelik uygulanan asimilasyon politikalarından dolayı Çin'e yaptırım uygulanmasını öngören yasa tasarısı 1'e karşı 407 oyla onaylandığını dinledik haber bültenlerinden. Söz konusu tasarıda, ABD menşeli bazı teknolojik cihazların Çin'e satışının yasaklanması, Doğu Türkistan'daki işkence yapan ve insan hakları ihlallerinde rolü olan tüm Çinli yetkililerin isimlerinin 120 gün içinde Kongreye bildirilmesi de istenmekte.
Bu adım karşısında sevinelim mi yoksa üzülelim mi bilinmez ama bugüne kadar yaptığı bu zulmü terör ve iç işlerine müdahale kılıfı ile örtbas etmek isteyen Çin'e karşı Uluslararası düzeyde ilk ciddi tepki olarak görmek gerekir. Umarız mesele ABD - Çin ekonomik savaşına bir malzeme olarak kalmaz.
Buradan başta Doğu Türkistan'da yaşanan bu insanlık dramının baş aktörü Çin'i nefretle ve şiddetle protesto ediyorum. Yine dünyanın neresinde ve kime karşı olursa olsun işkence, asimilasyon ve insanlık dışı tüm uygulamaları yapanları da tekrar protesto ediyorum. Müslümanları birbirine düşürerek, ellerine silahlar tutuşturarak onları terörist gibi gösteren bir anlayışı kabul etmemiz mümkün değildir. Girdikleri her ülkede orasının yer altı ve yer üstü kıymetlerini sömüren bu zihniyetin ikiyüzlü tutum ve tavırları da midemizi bulandırmaktadır. Burada Başkan Erdoğan'ın Cambridge Merkez Cami açılışında yaptığı tarihi konuşmasındaki en önemli cümlesini tekrar etmek istiyorum.
"Terör ve İslam kelimelerini yan yana getiremezsiniz. İslami terör diyemezsiniz. Teröristin hepsi kötüdür, lanetlenilesi bir eylemdir. Müslüman terörist olmaz İslam'dan terörist çıkmaz. Birilerinin sürekli gündemde tutmaya çalıştıkları 'İslami terör' yaftasını kabul etmiyoruz." Terör bahanesi ile Müslümanlara saldırılmasını da kabul etmiyoruz.
Nesli tükenen hayvanlara gösterilen duyarlık soykırıma uğrayan Müslümanlara gösterilemiyor. Hatta soykırım sevicilere Nobel ödülü bile veriyorlar. Dünya iki yüzlüğü bırakmalı ve mazlumların sesine ses vermelidir.

YORUM EKLE