AHMED YESEVİ
Cevâhirü'l-Ebrâr min Emvâc-ı Bihâr adlı eserde anlatıldığına göre Ahmed Yesevî'nin annesi Ayşe Hatun ve babası Şeyh İbrâhim Hızır Aleyhi's-selâm aracılığıyla bir araya gelip evlenmişlerdir. Eserde bu olay, şu şekilde aktarılır: "Hızır aleyhisselâm şöyle dedi: Ey Ahmed, baban şeyh İbrahim ile on yıl sohbet arkadaşı oldum. Aynı zamanda on bin tane velâyet mertebesine sahip müridiyle de sohbet ederdim. Babanın halifelerinden Musa Şeyh hazretinin kızı Ayşe Hatun'u babana nikâhladım"[40]. Bu da Ahmed Yesevî'nin doğumundan önce Hızır gibi kökleri oldukça eskiye dayanan mitolojik bir karakterle ilişkisi olduğunu ve bir anlamda seçilmiş bir kahraman olduğunu göstermektedir. Yesevî'nin seçilmiş ve doğumu önceden müjdelenmiş bir kahraman olduğunu gösteren menkıbe ise Köprülü tarafından şu şekilde aktarılmıştır:
Türkistan'da Sayram şehrinde Hz. Ali evladından Şeyh İbrahim adlı bir şeyh vardı. Şeyh öldüğü zaman Gevhernaz adlı büyük bir kızı ile Ahmed isminde yedi yaşında bir çocuğu kaldı. Ahmed küçük yaşından beri muhtelif tecellilere mazhar oluyor, yaşına mütenasip olmayan fevkaladelikler gösteriyordu. Küçüklüğünden beri Hızır (as)'ın delaletine mazhar olan Ahned, yedi yaşında babasından yetim kalınca diğer manevi bir babanın terbiyetine girdi ki bu zat Aslan Baba'dır. Hazreti peygamberin manevi işaretiyle ashaptan Şeyh Baba Arslan Sayrama gelerek onu irşad eyledi. Onun Türkistan'a gelerek Hoca Ahmed'i irşadı bir manevi işarete dayanmaktaydı.
Hz. Peygamberin gazvelerinden birinde ashab-ı kiram nasılsa aç kalarak peygamberin huzuruna geldiler, yiyeceksiz kaldıklarını söylediler, Hz. Peygamberin duası üzerine Cibrîl-i Emin cennetten bir tabak hurma getirdi. Fakat o hurmalardan bir tanesi yere düştü. Hz Cebrail dedi ki bu hurma sizin ümmetinizden Ahmed Yesevî adlı birinin kısmetidir. Hz. Peygamber bu hurmanın sahibine verilmesi görevini orada bulunanlara teklif etti içlerinden Baba Arslan bu görevi kabul etti. Daha sonra Hz peygamber o hurmayı eli ile Aslan Baba'nın ağzına attı. Aslan Baba'ya Ahned Yesevî'yi nasıl bulacağını tarif ve talim etti. Bunun üzerine Aslan Baba Sayram'a veya Yesi'ye geldi. Üzerine aldığı görevi yerine getirdikten sonra ertesi yıl vefat etti.
Sonra Aslan Baba'nın terbiyesiyle yüksek mertebe ve kemâle erişen küçük Ahmed yavaş yavaş tanınmaya başladı. Zaten babası Şeyh İbrahim de birçok kerametleri ve menkıbeleriyle o civarda tanınmış bir zattı.
Bu devirde Mavraünnehir ve Türkistan'a Yesevî adlı bir hükümdar saltanat sürüyordu. Kışın Semerkant'ta oturuyor yazın ise Türkistan dağlarında yaşıyordu. Bütün Türk hükümdarları gibi av meraklısı olan padişah yazları Türkistan dağlarında avlanmakla vakit geçirirdi. Karaçuk Dağında avlanmak istediği halde dağın çok girintili çıkıntılı olması onu bu isteğine ulaşmaya engel oluyordu. Karaçuk'ta hiç av avlayamadı. Bunun üzerine bu dağı ortadan kaldırmak istedi. Kendi hükmettiği yerlerde ne kadar veli varsa hepsini topladı duaları bereketiyle bu dağı ortadan kaldırmalarını istedi. Türkistan evliyası hükümdarların niyazını kabul ettiler, fakat bütün tazarrukar neticesiz kaldı. Sebebini araştırdılar memleketteki âriflerden, velilerden gelmeyen var mı dite tahkik ettiler. Şeyh İbrahim oğlu Ahmed henüz çok küçük olduğu için çağrılmadığı anlaşıldı. Sayrama adamlar gönderip çağırdılar. Çocuk ablasına danıştı. Ablası dedi ki: Babamızın vasiyeti vardır, senin zuhur zamanın gelip gelmediğini tayin edecek şey babamızın mabedi içindeki bir sofradır. Eğer onu açmaya kadir olursan var git. Zuhur zamanın gelmiş olur. Çocuk bunun üzerine mabede gitti ve sofrayı açtı. Artık zuhur zamanı gelmiş demekti hemen sofrayı aldı Yesi şehrine geldi. Bütün evliya orada hazırdılar. Sofrasında olan bir tane ekmeği niyaz gösterdi. Kabul edip fatiha okudular. Bu ekmeği meclistekilere taksim etti. Hepsine kifayet etti. Evliya ve padişahın askerlerinden dokuz bin kişi orada bulunuyordu. Onlar bu kerameti görünce Hoca Ahmed Yesevî'nin büyüklüğünü anladılar. Hoca Ahmed babasının hırkasına bürünmüş vaziyette duasının sonucunu bekliyordu. Birden bire gökyüzünden seller boşandı, her yer suyla doldu oradaki meşayihin seccadeleri dalgalar üzerinde yüzmeye başladı. Bunun üzerine bağırıp niyaz ettiler. Hoca Ahmed hırkadan başını çıkardı. Fırtına kesildi. Baktılar ki Karaçuk Dağı ortadan kalkmış.
Bu kerameti gören hükümdar Yesevî, adının kıyamete kadar cihanda baki kalmasını temin için Hoca'dan niyaz etti. Hoca bu niyazı da kabul etti ve dedi ki: âlemde her kim bizi severse senin adınla beraber yâd eylensin. İşte bundan dolayı, o günden beri Hoca Ahmed Yesevî diye anılır oldu.
Köprülü'nün anlattığı bu menkıbede sembolik bir meyve olan hurma dikkat çekmektedir. Hurma Kurân'ı Kerim'de adı geçen kutsiyet taşıyan meyvelerden biridir. Hurma motifi Hz. Peygamber'den getirilen manevi bir emanettir ve Yesevî'yi kendinden geçirmesi nedeniyle de sembolik bir anlam taşır. Yazar'a göre bu hurmanın Yesevî'yi iki âlemden geçirip mest etmesinden dolayı hurma yalnızca bir meyve değildir. Yazar, Kur'an-ı Kerim'de geçen "hurma" kelimesine mutasavvıfların verdiği sembolik manaların dikkate alındığında, hurma ile kastedilen şeyin "İlahi marifet ve hâkim kader, mevhibeler, manevi hâller, ilahi sıfatlarının tecellileri" veya "güzel ahlak ve onun meyveleri olan müşahede ve ilhamlar (vahdaniyet-ı Rabbaniyye)" olabileceğini ifade eder. Ayrıca ariflerin "yaş hurma" kelimesi ile "maneviyat âlemini" kastettikleri bilindiğine göre, menkıbede anlatılmak istenen şeyin, Ahmed Yesevî'ye ruhani âlemlerden bir nasibin verilmesi olduğu belirtilir.
Zikri Erre
Zikreden kimsenin hançeresinden bıçkı sesine benzer bir ses çıktığı için buna zikr-i erre denilmiştir. Hazır (as) bir gün Ahmet Yesevî le muasabete gelmiş, hocayı o gün kasvet ve melâl içinde görmüş. Hayret ve teaccüble sebebini sormuş, Bu âli hallere ve makamlar ermişken kederine sebep nedir, dedi. Hoca o vakit şu cevabı verdi. Fukara va rufakanın bâtınlarını kasvet kabzetmiş izalesini imkânsız gördüğüm için mükedder kalmışım. O zanam Hızır (as) âh âh diye zikrullah'a başlar o kasvet zail olur. Zikr-i erre böyle başladı bu zikir onun emriyle bütün silsilede vird oldu.[41]