AZ SONRA
Üvey ana ve elinde koca tezgah sopasıyla ağam geldi. Kadın olanları nasıl anlatıp öfkesini kabarttıysa, oda kapılarını tek tek tekmeleyerek kardeşimi aradı. Yok! Tekrar mahzene indi, burnundan soluyarak çömeldi. gölleşen oda zeminin de yüzen türlü çeşit turşuları seyrederken sirke ve  sarımsağın şarabi kokusundan sarhoşlamışçasına bir hoş oldum. Bozulan sinirlerimle kendimi tutamayıp başladım katıla katıla gülmeye. Ağam eli sopalı hapsane başgardiyanı Kara Şaban misali haykırdıkça daha da artıyordu gülmem.
-Söyle nerede  oooo, hadi söyleee!
-Hah hah haaaaaa! 
Ne yaptığımı bilmeden  dökülen bir hıyarı çatır çutur yemekteyim, babam  analığa habire;
-Ne yaptın da dellenip bu haltı işledi oğlan?
Koca kadın bir bebek gibi başladı nazlanıp ağlamaya!
-Sen iki kız üstüne gelen tek oğlan diye böyle yüz verirsen ona, yarın astar ister. Bu gün turşu küpünü parçalayan, yarın kafamı da kırar. Dediler, dedileeer emme dinlemedim; Sen taze sürgünler gibi bir fidan o iki çakıldağıyla kocamış ağaç ….
-Yeteer be sus!  
Babam bağırıyor o ağlıyor, ben kahkahalarla gülüyordum!.
Kadın, sesini bir inceltip bir kalınlaştırdıkça, daha daha da gıdıklanıyor dum; Analık.
-Aaah, ah. Kara bahtım kem talihiiim. Ben necideyiiim?
Babam kısık sesle; 
Sus be kadın, konu komşuya rezil olacağız. Türkü mü çığırıyon ağıt mı yakıyon o da belli değil ya. Ağaç fidan çakıldak, o ne biçim laflar öyle, tövbe tövbe..
Derken, ağama da geldiler, onun da sigortaları attı, dağıttı kafayı, bastı kahkahayı! Ha ha halar gırla! Tam da o anda bize  gelen Mestan'ın Pembe, insanı gıdıklayan o çingene ağzıyla; 
-Aneeey! Hayırdır  be komşucuğum, Hadi sabileri koy bir tarafa da, gacı ağlar, aga güler bu ne haldir büyle? 
Cevap alamayınca analığa üsteledi;                                
-Süyle be kurban olduğum, sankim gözyaşının vebali benim boynuma?
Baktı ki karşılık veren yok, fırladı sokağa girdi karşı avlularına. Berideki Tombuş oğlu Handa gösteri yapan cambaz Kumpanyasının kıvrak müziği, ötede sıra sıra eşek, katır, nallanan atların Bremen mızıkacıları andıran türlü çeşit sedalarıyla coştu. Altın, gümüş dişlerini göstere göstere, bohça kıçını sallaya sallaya, çala söyleye başladı oynamaya. Damdaki keçileri yemlemekte olan kızı Papatya o'na eşlik etti. Seslendi sonra;
-Kız Papatya, içerdeki Güllü'yü de çığır hele, bitişik komşu dertte tasada, hadi bir güzel çalıp oynayalım da efkarları dağıla. 
Darmadağın saçlarıyla küçük Güllü, ikizi Gül Cemal, bahçedeki Gül dalında asılı darbukayı kapıp koştular, Mestan klarnete asıldı.
Aydaa!. Öyle şen, şakrak, kıvrak ve de  oynak bir Roman havası ki, eli ayağı olan oynar, ağzı olan söyler. Ziller çıkı çıkı. Haydaaa! 
-Salla, salla. Salla da salla, salla...
Berideki Taşhan Mahpushanesindeki mahkumlar demir parmaklıklara üşüştüler. 30 yıl hükümlü Karadona'lı, 20 yılı  yarılamış Tatar Durdu'ya so kuldu. 
-Aklın varsa asma suratını aslanım , dök kurdunu katıl cümbüşe haydi, iki de nara attın mı tüye dönersin anama avradıma. Başka türlü vakit geçmez bu damda Durdu Ağa. Bilmez misin, çileyi, yası ne mavzer ne kama bitirir. Bir ibadet bir de umut tüketir...
Ben- Güzel anam, o yıllarda yaşayan  Çingenesi  gavuru ne de candan insanlarmış. Şu  Çingene'ye bak sen hele, dertli komşum  gülüp avunsun efkar dağıtsın diye, eğlenti  kuruyor... (Devam Edecek)