GÜNCEL

Yazıcı: Mesele sadece bilmek değil, o bilgi ile ahlaken donanmaktır

Doğru Amaçlarla Topluma Entegrasyon Derneği(DATEM) tarafından yürütülen ve İçişleri Bakanlığı Sivil Toplumla İlişkiler Genel Müdürlüğü tarafından desteklenen “Türkiye Yüzyılında Neslin Geleceğe Aktarılması” konferansı gerçekleştirildi.

Turgut Özal İş Merkezi Belediye Konferans Salonu’nda gerçekleşen programa Gül-Der Başkanı Necat Yazıcı konuşmacı olarak katıldı.

Bilgi ile ahlak arasındaki ilişkiye dikkat çeken Necat Yazıcı, meselenin sadece bilmek değil, o bilgi ile ahlaken donanmak olduğunu söyledi.

Yetişkinlerin çocukların geleceğine dair kaygılarının çoğunlukla ekonomik çerçevede kaldığını ifade eden Yazıcı, insanın yalnızca yiyip içen bir varlık olmadığını, yeryüzünde güzel işler yapmak için var edildiğini belirtti.

Aile yapısındaki değişime değinerek neslin yetişmesinde ailenin rolüne dikkat çeken Yazıcı, geçmişle bağın kopmasının geleceği de belirsiz hale getirdiğini dile getirdi.

Türkiye Yüzyılı vizyonunun bir ideal ve hedef olduğuna işaret eden Yazıcı, çocukların sadece maddi ihtiyaçlarının değil, değerler, sevgi, saygı ve kültürel birikimle de yetiştirilmesi gerektiğini ifade etti.

Yazıcı, konuşmasında şu ifadelere yer verdi: “Bilgi ahlaka dönüşmedikçe bir üstünlük vesilesi değildir. Bunu bir kenara yazalım ve hiç unutmayalım, çünkü bizim meselemiz sadece bilmek değil, o bilgi ile ahlaken donanmak olmalıdır.

Öteden beri yetişkinlerin temel korkularından birisi çocukları gelecekte neyin beklediği sorunudur; ne olacak bu çocuklar, ne iş yapacaklar, nasıl geçinecekler gibi. Dikkat ederseniz bu kaygılar daha ziyade ekonomik ve geçim gibi dar bir alana sıkışmış duruyor. Oysa insan sadece yiyip içen bir varlık değil, o Allah’ın seçkin bir varlığı olarak yeryüzünde güzel işler yapmak için de var edilmiş, hal böyle olunca hem kendimize ve hem de çocuklarımıza dair düşüncelerimizde bu hususlara da yer vermemiz gerekir.

Nesli yetiştiren ailedir, ama aile ilgili ciddi sorunlar yaşıyoruz; sadece anne ve baba ile varsa bir ya da en fazla iki çocuğa kadar azalmış olan bir yapıya ne kadar aile diyebiliriz? Yaşı müsait olanlar aile yapımızın ve ailedeki fertlerin sayısının zaman içinde nasıl bir değişime uğradığını bileceklerdir; çoğu kimsenin hem amcası ve dayısı hem de halası ve teyzesinin olduğu, büyükanne ve büyükbabanın ailenin baş köşesinde yer aldığı bir aileden bugün neredeyse iletişimsizliğe düçar olmuş bir otel odasına nasıl düştüğümüzü sorgulamadan aileden ve yeni nesilden bahsetmek ne kadar doğru olur?

Bir nesli inşa etmeden onu geleceğe nasıl taşıyacağız, hele de bu gelecek Türkiye Yüzyılı ise?

Gelecek her zaman geçmişten izler taşır, geçmişiniz sizin bir düzeyde geleceğinizi de belirler; ya da şöyle diyelim geçmişe dair bir bilgiye ve tecrübeye sahip değilseniz nasıl bir geleceğe gideceğinizi bilemezsiniz. Geçmiş bilgisi adeta bir pusula gibi size yön verir ve kaybolmanızı engeller, peki bu bilgiyi biz nereden ve kimlerden alacağız? Kitaplardan ve büyüklerimizden elbette; peki nerede kitaplar, nerede büyükler? Elimizdeki akıllı telefonlar ve tabletler iyi bilelim ki ne kitabın yerini alabilir ne de büyüklerimizin?

Türkiye Yüzyılı vizyonu oldukça kıymetli bir projeksiyon, bizim Kızılelma ülkümüze karşılık geliyor. Her milletin böyle bir gelecek perspektifine sahip olması şart, aksi takdirde uydu ve köle olmaktan kurtulmanız mümkün olmayacaktır.

Kızılelma büyük bir ülküdür aslında, hele de Müslüman Türk milleti için olmazsa olmazdır; biz bu ülkü ve bilinçle bugün bu coğrafyadayız ve bizim tarihimizi çıkardığımızda epey bir milletin tarih namına neredeyse hiçbir şeyi kalmıyor, Osmanlı bakiyesi topraklarda bugün onlarca devlet var. Yani işin aslı şu ki, “daha ileri gitmeyecek idiysek buraya neden geldik?”

Peygamberimizin diliyle söylemek gerekirse, iki günü eşit olan ziyandadır… Elimizdekine elbette kanaat edecek ve kadrü kıymetini bileceğiz, ama bir millet sadece elindekiyle yetinirse, tarihiyle yetinirse işte o zaman gerçekten tarih sahnesinden silinmeye başlıyor demektir.

Çocuklarımızın bir ülkü ile büyütülmesi zorunludur; peki biz çocuklarımıza ne veriyoruz da onlardan Türkiye Yüzyılı ideali için bir şeyler yapmalarını bekliyoruz? Sadece karnını doyurmak, okula ve etüte göndermek, eline tablet vermek acaba ne kadar yeterli olur, bunun sevgisi nerede, saygısı nerede, görgüsü nerede, örfü nerede, geçmiş yaşamın tecrübe aktarımı nerede? Elinde pusulası ve yol haritası olmadan onlardan acaba nerelere varmasını bekliyoruz, bu yaklaşım ne kadar doğru?

Evet, bu coğrafya zor bir coğrafya; burada hayatta kalmak ve bu vatanı elde tutmak öyle her milletin harcı değil, ama bunu başarmayı nasıl sağlamışız kısmını iyi öğrenmeli ve öğretmeliyiz. Biz bu zor ve güzel coğrafyayı hangi değerler ve inançla vatan kılmışız ve elde tutmuşuz, bunu bilmeden olur mu? Bu değerler ve inanç bugün de bizim için en önemli imkanı oluşturuyor, Türkiye Yüzyılı derken kastettiğimiz de zaten bundan farklı değil.

Bu coğrafyanın vatanlaşması 1071’den İstanbul’un fethine kadarki süreçte yaklaşık 400 yıl sürdü; sonraki 500 yılda da bizler, atalarımız, ceddimiz 500 yıl boyunca bu vatanı elde tutmanın kavgasını verdi. 100 yıl önce yaşadığımız vatansızlaşma tehlikesini bertaraf eden bir milletin evladı olarak bu gerçekleri en çok bizim bilmemiz gerek; bir de çevremizde Irak’ta, Suriye’de, Filistin’de yaşanan vatansızlığı da göz önüne aldığımızda kendi gerçekliğimizin değerini ancak anlayabiliriz.

Bir çocuğun eğitimi nereden başlar, anne karnında mı? Hayır, bir çocuğun eğitimi onun büyükannesinin eğitiminden başlar; yani bu bir umutsuzluk olmasın elbette, ama bugün siz iyi, donanımlı, erdemli ve hedef sahibi olduğunuzda bunun meyvelerini ancak torunlarınızla göreceksinizdir, o nedenle kaybedecek hiç vaktimiz yok.

Eğitim sadece okulla sınırlı olmamalıdır; okul dışı alanların kurgulanması gerekir, mesela kültürel faaliyetler, mesela sanat çalışmaları, mesela çıraklık, mesela toplum hizmetine yatkınlık… Bunları içermeyen bir eğitim sisteminden ben hayır beklemiyorum.

Sadece sözle iyi olunmuyor; en büyük sermayemiz gençlik diyorsak ona gözümüz gibi bakmalıyız. Nitelikli işler yaptığımızda karşılığını mutlaka alırız, merhametli, sevecen, adaletten şaşmayan bir bilinçle yetiştireceğimiz gençlerimiz zaten doğrusunu yapacaktır, buna inanalım.

Diğer taraftan eğitim dediğimiz şey, bir çocuğun gerçek yeteneklerinin ve ilgisinin açığa çıkarılması sürecidir; bunu sağlayamadığı takdirde o çocuğun ne öğrendiğinin hiçbir anlamı olmayacaktır. Bu hususta ailelere öncelikli görevler düşüyor, iyi bilelim ki ailesinin terbiye etmediği çocuğun öğretmen tarafından terbiye edilmesini beklemek doğru olmaz.

Kim olur bilmem, öğretmen mi, okul müdürü mü, Milli Eğitim Bakanı mı, ona siz karar verin, ama bunlardan mutlaka şunu sorun; benim çocuğum kaç soru çözüyor demeyin, ben gözümün nuru evladımı size verdim, dört sene, sekiz sene, on iki sene, bana benim çocuğumun neye ilgili ve yetenekli olduğunu söyleyin deyin. Bu sorunun cevabını vermeyen şeyin eğitim olmadığını iyi bilin.

Öğretmen önemli mutlaka, öğretmen de idealist ve donanımlı olacak ve çocuğa rol model oluşturacak; öğretmen rol model olacak, önce o okuyacak, önce o yapacak, önce o fedakarlık gösterecek. İnsan hep gördüğünü öğrenir, ahlak haline getirir; okuduğunu değil…

Sonuç itibariyle anne baba olarak, öğretmen olarak, aile büyüğü olarak yeni neslin yetiştiricileri biziz; şayet gençlerde bir sorun olduğunu düşünüyorsak ilk yapmamız gereken çocuğa parmak sallamak ya da ah vah etmek değil, aynaya bakmak ve kendimizle yüzleşmektir.

Çocuğu geleceğe gönderirken ona azık olarak ne verdiğimize bakmalıyız; bu azık sadece karnını doyuracak yiyecekle sınırlı olmamalıdır, onun kalbini ve ruhunu doyuracak, zihnini dinç tutacak ve ona istikamet verecek bir ruh da olmalı.

İşte bu ruh ha deyince geliveren bir şey değildir; o ruh, tarihin derinliklerinden süzülerek gelir, örfe, töreye, geleneğe yaslanır, inanç değerleriyle şekillenir ve tüm insanlık için bir kurtuluş olarak şekillenir.

Çocuklarımızı geleceğe onları cam fanuslarda saklayarak ya da pamuklara sararak hazırlayamayız; elbette atalım sokağa kendi başına ayakta durmayı başarsın da demiyoruz. Onlara yapacağımız en büyük iyilik, değerlerimizi anlatmak, yol ve yordam göstermek ve ihtiyaç duyduklarında yanlarında olmaktır.

Biz nasıl kendi yolumuzu inşa ettikse onlar da kendi zamanlarını ve kendi dönemlerini öyle inşa edecekler; onlara güvenelim, ama başıboş da bırakmayalım, meselenin denge olduğunu akıldan çıkarmayalım.”