Çorum İnsani Değerler Platformu, kamuoyunda “fon krizi” olarak anılan sürece ilişkin yaptığı açıklamada, yaşanan gelişmeler üzerinden toplumsal ve ahlaki bir muhasebe çağrısında bulundu.

Açıklamada, helâl kazançtan adalete, imtiyaz ilişkilerinden kamu gücünün denetlenmesine kadar pek çok başlık gündeme taşındı.

Platform tarafından “Helâl mi? Yasal mı?” başlıklı yapılan değerlendirmede şu ifadelere yer verildi:

“İnsan çoğu zaman sahip olmadıklarıyla değil, sahip olduklarıyla sınanır. Mahrumiyet sabrı, imkân ise sınırı öğretir. Ahlâkın en zor sorusu insanın neye sahip olduğu değil, sahip olduğu şey karşısında kendisine nerede dur diyebildiğidir.

Son zamanlarda fon krizi olarak tanımlanan, hukuki olarak belirlenmiş kanallar vasıtasıyla kazanç kapısı haline getirilen borsa ve fon sisteminde yaşanan haksız kazanç ve suiistimallerle karşı karşıyayız.

Bazı portföy şirketlerinin, düşük oranla halka açık şirketlerde yoğun pozisyon alarak yaptıkları alımlar sonrası, şişiren hisseler ile bir çok yatırımcı tuzağa çekildi. Fon şirketleri bu hisseleri teminat göstererek borçlandı; ancak; reel olarak firmaların böyle bir değere sahip olmadığı işlemlerin fiktif olduğu toplu çıkış talepleri geldiğinde ortaya çıktı ve bu şirketler temerrütte düştüler. Etkilenen toplam fon büyüklüğü ve yatırımcı sayısı dikkate alındığında krizin büyüklüğü daha iyi anlaşılmaktadır.

Helâl kazanç kişiye sınırsız tüketim hakkı vermez. İnsan her zaman değerlerini terk etmez; bazen değerlerini yeni hayatına uyacak biçimde yeniden yorumlar. Dün israf dediğine nimet, imtiyaz dediğine ehliyet, adam kayırma dediğine vefa diyebilir Böylece hayatını ahlâkına göre değiştirmek yerine, ahlâkını hayatına göre yeniden tarif etmeye başlar.

Baro'da Tuğrul Damar dönemi
Baro'da Tuğrul Damar dönemi
İçeriği Görüntüle

Ve sonrasın da tamahkârlık, açgözlülük, dolandırıcılık, hırsızlık, yağmacılık ile tüm ahlaki değerleri ayaklar altına alan bu durdurulmaz ve kontrol edilmez hırs önüne çıkan insan değer olarak ne varsa hepsini yok eder.

Bizim bilmemiz gereken şeyler de var. Helal-haram nedir, nasıl kazanılır, nasıl harcanır? Kimin hırsızı daha cevval, kim daha çok çalıyor tartışmalarından öte bu kokuşmuşluğun nasıl sonlandırılacağına odaklanalım. Müslümanlara yakışan ticaretler nasıl yapılır, sözümüzle ikrar ettiğimiz imanımızı, eylemlerimizle salih amellere nasıl dönüştürebiliriz bunun yollarını arayalım…

Hiçbirimiz kapitalist sistemin işleyişinden azade değiliz ancak; mecburiyetleri belirlemeli, çıkış yolları ve nefes alma alanları aramalıyız ve en önemlisi şüpheli ve muvazaalı alanlardan da uzak durmalıyız.

Helâl kazanç kişiye sınırsız tüketim hakkı ermez. Lüks tüketimin yanına lüks ibadet getirir. Özel uçaklarla Umre seyahatleri, beş yıldızlı otellerde iftar organizasyonları, haksız kazançla yapılan yardım faaliyetleri bu kirli yapıyı temizlemez. Oysa ibadetin insanı küçültmesi, kibri kırması ve başkasının derdine yaklaştırması gerekirken, lüks ve şatafatlı yaşam kendisine bir konfor ve statü alanına oluşturur. Aile sevgisi asabiyete, dayanışma imtiyaza, cemaat ilişkisi ekonomik ağa, siyasi yakınlık fırsata dönüşebilir. Bir toplumda para kadar makam, nüfuz, eğitim, ihale, istihdam ve fırsat da sürekli aynı çevrelerde dolaşıyorsa sorun yalnız tek tek insanların ehliyetli olup olmadığı değildir. Mesele, imkâna ulaşmanın adil olup olmadığıdır.

Cehenneme giden yol iyi niyet taşlarıyla döşelidir. Adaletsiz düzenler her zaman kötü insanların kötü niyetleriyle kurulmaz; bazen herkesin kendisi için makul gördüğü küçük ayrıcalıkların birikmesiyle oluşur.

İslam ahlâkını yalnız helâl-haram sınırına indirgeyemeyiz. Fıkhen mümkün veya hukuken geçerli olması yetmez. Adalet, emanet, ehliyet, mîzan vardır, kamu hakkı vardır. “Haram değil” demek, “ahlâken doğrudur” demek değildir. İslam’ın emanet, adalet, ehliyet kavramları insanın iyi niyetine duyulan sınırsız güvenin değil, insanın güç karşısında sınırlandırılması gerektiğinin ifadesidir.

O hâlde soru yalnız “Helâl mi?” değildir. Adil mi? Emanete uygun mu? Ehliyet gözetiliyor mu? İsraf mı? İmtiyaz üretiyor mu? Serveti ve fırsatı belirli eller mi topluyor? Kamuya ait gücü özel avantaja mı dönüştürüyor? Bizi mahrumların sesinden uzaklaştırıyor mu? Kendi çocuklarımızın önünü açarken başkalarının çocuklarının önünü kapatıyor mu?

Hepsinin sonunda ise tek bir soru vardır: Gücü ne sınırlayacak? Vicdan, takva, ahlâk, haya, hukuk, adalet. Kontrol edilmeyen her alan, suistimale açıktır!

“Allah görüyor” demek insan denetimini gereksiz kılmaz; aksine, emanet büyüdükçe hesabın ağırlaşmasını gerektirir. Kamuya ait bir güç, sahibinin takvasına terk edilemeyecek kadar ağır bir emanettir.

İslam’ın görünürlüğü sözüne ve duruşuna yansımış şahısların yapmış olduğu hatalar maalesef Müslümanların tamamına mal edilmekte. Bu çelişkili durum öncelikle gençlerde ve genel de tüm topluma karşı güveni ve inanılırlığı zedelemektedir.

Bu dünyanın geçici, ahiretinse ebedi olduğuna iman etmiş Müslümanlar, hayatı bölüp parçalamadan siyasetten, ekonomiye, eğitimden, kültür sanata kadar hayatın her alanını kapsayacak hesap verebilir ve temiz bir toplum için alternatifler üreterek mücadele etmeye devam etmelidir.

Bu anlamda fon krizi ve ardından yaşananlar şaibe bırakmayacak şekilde aydınlatılmalı ve sorumlular bir an önce bütünüyle ortaya çıkarılmalı, adalet hızla tecelli etmeli, adli ve siyasi karşılıkları verilmeli, sistem ile yüzleşilmelidir.”

Muhabir: Haber Merkezi