Siyah-Beyaz Mutluluk

Türkiye Radyo ve Televizyonunun renksiz dönemlerini arar halde, siyah-beyaz'ın aslında hiç de o kadar soğuk olmadığını hatta daha samimi olabileceğini düşündüğümüz günler yaşıyoruz.

Bir medya kuruluşunda filtre denen süzgecin bir üst akıl tarafından özenle oluşturulması gerektiğine her gün şahitlik ederek, ortamın adeta bir çöplüğe dönüştüğünü bir daha, bir daha anlıyoruz. TRT'nin nakıs ve ketum seçiciliğinin bizim üzerimizde bir koruma kalkanı oluşturduğunu şu an sadece orta kuşak ve üzeri fark edebilir. O zamanlar sanatçı olmakla TRT kriterlerini taşımak aynı şeyi ifade ediyordu. TRT, sanatçının ehliyeti; estetik ve ruhsal gelişimimizin arka bahçesi gibiydi. Atatürk'ün saygınlığına işaret ettiği "Her şey olabilirsiniz ama sanatçı olamazsınız." sözünü, yerine mıh gibi oturttuğumuz bir mekandı TRT. Sunucularını bile müzik dinler gibi dinler, Türkçe dersini pekiştirirdik ekran başında. Özenir, onlar gibi konuşmaya çalışırdık. Diksiyonu, tonlaması kötü olanına rastlamamız mümkün değildi. Haberler, belgeseller, konserler, dizi filmler... Hepsi de ders niteliğinde, eğiticiydi. Okuldan tek farkı, evde izlerken üzerimizde önlük yoktu. Ölüm haberini sunan sunucunun yüzündeki üzüntü, şen şakrak bir şarkıda bile duruşundan tavizde bulunmayan sanatçının endamı... Gözümün önündeler hep. 

Televizyonun bütün mahalleyi, konu komşuyu başına toplama özelliği vardı. Siz hiç sabahın beşinde komşuya misafirliğe gittiniz mi? Aynı komşu, hiç surat yapmadan, pijamaları ile sizi eve buyur etti mi? Muhammet Ali. Dünya ağır siklet boks şampiyonu. Sunucu öyle diyordu. Onun için ünvan maçıydı ve favori görünüyordu. Muhammet Ali sıradan bir boksör değildi. Adının Muhammet olması, evlerimizin kapısını ardına kadar aralamasına izin veriyordu. Attığı her yumruk bizi güçlendiriyordu. Ev sahibi, çocukların ekmeğine sana yağ ve üzerine reçel sürüyordu. Çocuklar yerlere serpilmiş, büyükler sandalye ve koltuklarda oturuyorlardı. Aramızda uykusuzluğa dayanamayıp bulundukları yerde sızanlar da vardı. Bir saniyesini bile kaçırmak istemediğim anlar başlamıştı. Reklamlar ne güzeldi. Film gibi. Siyah-beyaz'ın hiç bu kadar renkli olabileceğini düşünemediğim günlerdi.

Kadayıfcılar'ın Cihat, benim gözümde dünyanın en zenginiydi. Çok sakin, sade bir insandı. Evlerinde televizyon olmasının havasını sefasını yaşadığını, şımardığını da görmedim. Güler yüzünü, içtenliğini hiç kaybetmedi. Oğlu Mustafa da en yakın arkadaşlarımdandı. Hiç bana hava atmadı. Televizyon sahibi şımarıklığı ile hiçbir çocuksu şart da koşmadı. Onların sayesinde biz televizyon alana kadar hiç televizyonsuz kalmadım. 

Maç sonu kapının önüne yığılmış terliklerin hatırına galip gelmişti Muhammet Ali. Hiç o kadar insanın umut ve beklentisi bir insanın boks eldivenine kitlenir de cevap bulamaz mı? Cihat abi, biz giderken, bir sonraki maçın tarihini, yine beklediğini, gelmezsek küseceğini söylerdi. 

Ve sonra çağ atladık!
Abuk sabuk, yalap şalap, edepsiz, seviyesiz medya çöplüğünde; iğne arar gibi, yüzüne bakılır bir şey bulmaya çalışıyoruz. En güvendiğim şey uzaktan kumanda teknolojisi. Piline hassasiyetle dikkat ediyorum. Hatta bitmeden, ne olur ne olmaz diye erkenden değiştiriyorum. Evde kimseye vermiyorum. Elimde... Allah muhafaza her an yüzümüzün kızaracağı bir laf, söz, manzara ile karşılaşmak an meselesi. Mikrofon, icat edildiğinden beri hiç bu kadar utanmadı. Teknolojinin gelişimi ile sanatçı gelişimi ters orantılı bir yol çizdi. Teknoloji kötüleri adam etmeye yaradı. Hataları örttü, açıkları yamadı. Herkes adam oldu. Bir de üstüne "adamın dibi" dediler. Macunladılar... 

Kriter mi? O da ne? Neyin kriteri? 
"Boşver kardeşim sat gitsin! Alıcı çok nasıl olsa."
Sosyal medya denen bir tüketim canavarı varken, insanların altından üstünden, gözünden kulağından... Gireriz bir yerden! 
İki yazı yazmayla yazar, iki dize karalamayla şair, iki mısra okuyarak şarkıcı olduğunu sananlar olabilir. Onları alkışlayan sosyal medya şakşakcıları da... İşte kriter denen şey burada gereklidir. Eski TRT'de bu vardı. Ketumdu, nakısdı ama en azından bir çerçevesi, bir düsturu, bir rotası vardı saygı duyulan. Zordu. Ama bizi koruyan, sakınan birilerinin olduğunu bilmek güzeldi. 
Marifet iltifata tabidir!
Hangi marifet?
İltifat eden kim?

YORUM EKLE
YORUMLAR
Muzaffer ipek
Muzaffer ipek - 5 ay Önce

Çok doğru hakli bir yazı.
Siyah beyaz ama renki hayatlar

Servet Deveci
Servet Deveci - 5 ay Önce

Hakan Bey;herzaman oldugu gibi gecmisin anilariyla yogrulmus bir kezzeti ortaya koymussunuz.Bir sonraki satirda be diyeceksiniz diye soluksuz okudum.Tebrikler.Bizler be dediginizi anliyoruz da simdiki kusak anlar mi bilmem.

cengiz önsöz
cengiz önsöz - 5 ay Önce

Ellerine sağlık o gunelr bambaşka idı.Demek oluyorki o gunleri unutmamışsın zira geçmişini unutan geleceği göremezmiş.

Levent Coşkuner
Levent Coşkuner - 5 ay Önce

O anıları aynen yaşayan ve özleyen biri olarak hep hüzün duymuşumdur. Ve sıklıkla 'Nerde o günler' demişimdir . O günlerde sahip olamadığımız birçok şeyle içiçeyiz ama son yıllarada çok güzel dile getirip paylaştığın gerçekler rahatsız ediyor.. Teşekkürler

Erhan Çakır
Erhan Çakır - 5 ay Önce

Eski siyah beyaz günleri yasayanların ne kadar şanslı olduğunu hatırlamiş olduk.