Bu yazımızda hayat rehberimiz olan Kur'an'ın ışığında yazılmış ve içerisinde bulunduğumuz çağın sorunlarına/sorumluluklarımıza değinen bir eseri tahlil etmeye çalışacağız.
Yazar, kitabın hemen başında, önceki baskılardaki maddi hataların giderildiğini ancak son haliyle dahi istenilen düzeyde olmadığını, bu kitabın sakat doğmuş bir çocuk rahmetine, merhametine ihtiyaç duyduğunu izah ederek sözlerine başlıyor.

Özellikle modernizmin getirdiği "yeniliklerin" hastalıklı ve paradoksal yönlerini ele alırken, Müslüman bireylerin devinimlerine de açıktan göndermeler yapıyor.
Örneğin, "En aç insanın fotoğrafını çeken foto muhabirine altın madalya taltif edilirken, fotoğrafı çekilen aç bebeğin kendi haline bırakılmasının zihni ve insani bir bozukluk" olduğundan yakınıyor.
Yine doğmuş bir çocuğu beslemek için sarf edilecek  paranın ana rahmindeki çocuğun doğmaması için sarf edildiği bir dünyanın varlığına başkaldırıyor. 

Özdenören, insanın metalaştırıldığını ve çıkarlar üzerine düşünen bir varlığa dönüştürüldüğünü "ciklet" örneği üzerinden enfes bir şekilde iki yönlü anlatıyor.
Birincisi, cikletin artık çiğnenmek için değil paketin içerisindeki resimli veya numaralı kartları biriktirip seriyi tamamlamak üzere alındığını, ikincisinde ise çocukların farkına varmadan kumara alıştırıldığını izah ediyor.

Yazarın vermiş olduğu örneği x,y,z kuşağında modern halleriyle görebiliyoruz; dün adı ciklet bugün adı sanal oyunlar. 
Kitabın en dikkat çekici bölümleri Müslümanca yaşama üzerine kaleme alınan sayfalarda karşımız çıkıyor.
Batı insanının İslâm'ı reddederken bilinçli olduğunu, Batılılaşmış insanın ise kör bir inanç üzerine reddettiğini dile getiriyor.

"Dini görevlerimiz, dini ibadetlerimiz, dini günler" gibi kavramların Batı'nın seküler anlayışından Müslümanlara empoze edildiğini, Müslüman bireyin "dini olmayan hiçbir yaşantısının, görevinin ve ibadetinin olamayacağını, dini olmayan herhangi bir gün, saat, dakika tahayyül edilemeyeceğini" haykırıyor. 
Dilimize sonradan yerleşen bir başka kelimenin "din adamı" söylemi olduğunu ve Müslümanların bu kelimeyi yadırgamadan kullandığını söylüyor. 
Bu söylem bana, İslâm'da ruhban sınıfının olmadığı ancak kendi Müslümanlıklarının sorunlarını örtmek için karşısında bulunan ve Müslümanca yaşayan bireylere "sofu, hacı" vb. sıfatlarla hitap edenleri hatırlatıyor. 

Yazar, ayet-i kerimede yer alan "vasat ümmet" konusunda vasat olmanın orta yol üzerine olmak gerektiğini ancak bu orta yolun "ortalama" olmakla karıştırıldığını ya da kendi putunu yapanların öyle görmek istediklerini açıklıyor.

Bir insanın "ben Müslümanım" diyorsa faiz şu oranda olursa caiz, bu oranda olursa caiz değil diyerek bir "ortalama" çıkarma üzerinden "vasat ümmet" olamayacağını Kur'an'ın hükümleriyle izah ediyor. 

Kitabın iki farklı bölümünde, Kapitalist Batı'nın "iktisadi kalkınma programları" hazırladığını ancak bu programları hazırlarken amacının "geri kalmış" diye baktığı ülkelerin derdine derman olmak olmadığını, kendi sömürge düzeninin sürmesi için bilimsel bir taban oluşturmak olduğu anlatılıyor.
Bu zaviyeden baktığımızda Batı'nın herhangi bir ürününün herhangi bir Müslüman beldeye girmesinin bizleri ilgilendirdiğini, bu ürünlerin beldelerimize girmesinin Batı kültürünün zihinlerimize girmesinin başlangıcı olduğunu görüyoruz. Diğer bir adıyla neo-kolonyalizm tehlikesiyle karşı karşıya kalacağımızı işaret ediyor.

Böylesi kötü bir dünyada iyi bir Müslüman olmanın sadece namaz kılmak, oruç tutmak, hacca gitmek gibi farz ibadetlerle olamayacağını, bu ibadetlerinin yanında kötülükle mücadele etmek gerektiği veciz ifadelerle istifademizi sunuluyor.

Rasim Özdenören üstadın "denemeler" olarak nitelediği bu kitapta felsefi ve ahlâki meselelerin tartışıldığı bölümleri de okuyacaksınız.
Her birimizin Müslümanca düşünüp, Müslümanca yaşayıp, Müslümanca Hakk'a yürüyeceği bir hayat niyaz ediyor, güzel adam Rasim ağabeyimize de bu vesileyle dua ve teşekkürü sunuyorum. 
    Vesselam...