EĞİTİM

Zorunlu eğitim sadece nesli değil, tarımı da çökertiyor!

Eski AK Parti Çorum Milletvekili Erol Kavuncu, kaleme aldığı köşe yazısında 12 yıllık zorunlu eğitim sisteminin yalnızca eğitim alanını değil, toplumsal ve ekonomik yapıyı da derinden etkilediğini söyledi.

“Zorunlu eğitim sadece nesli değil, tarımı da çökertiyor” başlıklı yazısında Kavuncu, özellikle tarım sektöründe yaşanan insan kaynağı krizine dikkat çekerek şunları söyledi:

"Şanlıurfa ve Kahramanmaraş’ta yaşanan elim hadiselerin ardından kaleme aldığımız yazıda da ifade edildiği üzere, 12 yıllık zorunlu eğitim sistemi yalnızca eğitim alanını değil; toplumsal yapının tamamını sarsan, derin krizler üreten, ciddi kırılmalara yol açan ve hem maddi hem de manevi kayıpları büyüten yapısal bir soruna dönüşmüştür.

Bugün gelinen noktada, aynı meselenin çok daha kritik ve hayati bir boyutuyla karşı karşıyayız. Malum olduğu üzere tarım ve gıda güvenliği, ülkemiz açısından artık yalnızca ekonomik bir alan değil; stratejik önemi yüksek, doğrudan milli beka ile ilgili temel bir mesele hâline gelmiştir. Ne var ki Türkiye’de tarımda yaşanan derin krizin başlıca nedenlerinden biri de 12 yıllık zorunlu eğitim sistemidir.

İNSAN GİTTİĞİNDE TARIM DA BİTER: ÇÖKÜŞÜN GERÇEK BAŞLANGICI

Türkiye’de tarımın bugün geldiği nokta, basit bir ekonomik daralma ya da teknolojik dönüşümle açıklanamaz; bu tablo, uzun yıllara yayılan yanlış tercihlerin, ihmal edilen gerçeklerin ve en önemlisi insan kaynağının hatalı yönetilmesinin birikmiş sonucudur. Tarımın çöküşü topraktan değil, insandan başlamıştır.

Tarımın üç temel şartı vardır. Birincisi nitelikli toprak, üretime elverişli arazi. İkincisi uygun iklim ve su, mevsimlerin olması gerektiği gibi yaşandığı doğal denge. Türkiye bu iki başlıkta hâlâ güçlü bir zemine sahiptir. Ne var ki üçüncü ve belirleyici unsur çoğu zaman göz ardı edilmiştir: insan gücü.

Toprak vardır, iklim vardır; fakat o toprağı işleyecek, üretimi sürdürecek insan yoksa bütün bu imkânlar atıl bir potansiyelden öteye geçemez.

ZORUNLU EĞİTİM, ZORUNLU KOPUŞ: KÖYDEN ŞEHRE KAYBOLAN NESİLLER

Sorunun düğüm noktası da tam burada ortaya çıkar. Yıllardır uygulanan zorunlu eğitim sistemi, özellikle 4+4+4 yapısı, genç nüfusu en üretken çağında üretim alanlarından koparmaktadır. On iki yıl süren zorunlu eğitim ve ardından neredeyse otomatik bir yönelim hâline gelen üniversite süreci, gençleri 20’li, 25’li yaşlara kadar sistemin içinde tutarken; onlara ne hayatla uyumlu bir beceri kazandırmakta ne de gerçek bir meslek sunmaktadır.

Böylece köyünden kopmuş, şehirde de tutunmakta zorlanan, iki dünya arasında sıkışmış bir gençlik ortaya çıkmaktadır.

Bu kopuşun en somut ve en kritik boyutlarından biri de köy okullarının kapatılması ve çocukların ilçe ve il merkezlerine taşınmasıdır. Henüz çocuk yaşta köyünden, toprağından ve üretim kültüründen uzaklaştırılan bu nesiller zamanla üretimle bağlarını tamamen kaybetmektedir.

Sonuçta ortaya “iki arada, bir derede kalmış” bir nesil çıkmaktadır. Ne köyüne dönebilen ne de şehirde tutunabilen bir nesil. Tıpkı 1970’li yıllarda Avrupa’ya giden gurbetçiler için söylenen o ifade gibi: Türkiye’de “Almancı”, Almanya’da “yabancı”.

BORÇ, MAKİNE VE KISIR DÖNGÜ: ÜRETEN DEĞİL TÜKETEN TARIM

İnsan kaynağının çekildiği yerde boşluk, makineleşmeyle doldurulmaya çalışılmaktadır. Oysa makineleşme, doğru yerde ve ölçüde kullanıldığında verimliliği artıran bir araçtır; ancak insanın yerini almak zorunda kaldığında maliyetleri büyüten bir yüke dönüşür.

Nitekim birçok köyde geçmişte sadece birkaç temel ekipmanla sürdürülen üretimin yerini bugün, yeterli insan gücü kalmadığı için onlarca farklı ve pahalı makine almıştır. Bir köyün bütün ihtiyacını karşılayacak birkaç traktör yeterliyken, aynı köyde gereksiz biçimde çoğalan araç ve gereçler bu savrulmanın en somut göstergesidir.

Diğer taraftan elde edilen gelir, giderek borcun ve ekipman maliyetlerinin içinde erimektedir. Banka kredileri, faiz yükü ve sürekli yenilenen makine ihtiyacı, çiftçiyi üretici kimliğinden uzaklaştırarak borç batağına sürüklemektedir.

Yılda bir iki ay çalışıp senenin büyük bölümünde atıl kalan ekipmanlara ödenen yüksek bedeller, yalnızca bireysel değil aynı zamanda milli ölçekte bir kaynak kaybına işaret etmektedir. İnsan emeği sistemden çekildikçe bir taraftan istihdam daralmakta, diğer taraftan üretim zinciri zayıflamakta ve kırsal yapı çökmektedir.

GÖRÜNMEYEN KRİZ: ÜRETİM AZALIYOR, BAĞIMLILIK ARTIYOR

Bu yapının kaçınılmaz sonucu üretim miktarı ve kalitesindeki gerilemedir. Yeterli insan gücü olmadan sürdürülebilir bir tarım düzeni kurmak mümkün değildir. Üretim azaldıkça arz daralmakta, bu da fiyatların yükselmesine yol açmaktadır. Gıda enflasyonu, işsizlik ve kırsal yoksulluk birbirini besleyen bir döngüye dönüşmektedir.

Böylece mesele yalnızca tarımsal bir sorun olmaktan çıkarak toplumsal ve ekonomik bir krize evrilmektedir.

Diğer taraftan tarım ile hayvancılık birbirinden ayrı düşünülemez. Kırsalda insan kaynağının azalması yalnızca ekim-dikimi değil, aynı zamanda hayvansal üretimi de doğrudan zayıflatmaktadır. Küçük ve orta ölçekli hayvancılığın sürdürülemez hâle gelmesi, süt ve et üretiminde düşüş gibi sonuçlar doğurarak gıda zincirinin en kritik halkalarından birinin kopmasına yol açmaktadır.

Bu süreç yalnızca ekonomik değil, stratejik bir risktir. Çünkü gıda güvenliğini kaybeden bir ülkenin siyasi ve ekonomik bağımsızlığı da tehlikededir ve bu doğrudan bir beka meselesidir.

Devletin iyi niyetle çiftçilere sunduğu teşvikler ve faizsiz kredi politikaları da beklenen etkiyi oluşturmamaktadır. İhtiyaçtan ziyade cazibeyle alınan, senede bir iki ay çalışan büyük traktörler ve ekipmanlar, kısa vadede bir rahatlama hissi doğursa da uzun vadede çiftçiyi ağır borç yükü altında bırakmaktadır.

Bu süreç bir taraftan tarım makineleri üreten sektörlerin büyümesine katkı sağlarken, diğer taraftan üreticinin borç batağına sürüklenmesine sebep olmaktadır. Dolayısıyla kazananı sınırlı, kaybedeni ise geniş bir toplumsal kesim olan bir yapı ortaya çıkmaktadır.

SİSTEMİN KALBİ: EĞİTİM DÜZELMEDEN HİÇBİR ŞEY DÜZELMEZ

Bu noktada çözüm, mesleki yönlendirme yaklaşımının tarım özelinde yeniden kurgulanmasından geçmektedir. İlk dört yılın ardından, ikinci ve üçüncü dört yıl içerisinde öğrencilerin kabiliyet, kapasite ve yetenekleri bilimsel yöntemlerle analiz edilmelidir.

Akademik yatkınlığı olanlar akademik yolda ilerlerken; tarım, üretim ve uygulama becerisi yüksek olan gençler için sosyal güvenceli özel eğitim kanalları oluşturulmalıdır.

Bu çerçevede “ziraat meslek liseleri” benzeri, uygulama ağırlıklı ve üretimle iç içe eğitim modelleri yaygınlaştırılmalıdır. Bu okullar sadece teorik bilgi veren kurumlar değil; öğrencinin toprağa dokunduğu, üretim yaptığı, hayvancılığı öğrendiği canlı eğitim alanları olmalıdır.

Tarım işletmeleriyle entegre, köy temelli eğitim merkezleri oluşturulmalıdır. Dünyada bunun başarılı örnekleri bulunmaktadır. Almanya’daki dual sistemde olduğu gibi okul ile üretim alanı birlikte yürütülmekte; Hollanda’da tarım eğitimi doğrudan sahada, işletmelerle entegre şekilde verilmektedir. Benzer şekilde Türkiye’de de köy ile okul yeniden buluşturulmadan bu kopuşun önüne geçmek mümkün değildir.

SONUÇ

Son söz yine aynı yere çıkar: Eğitim sistemi düzelmeden tarımın da düzelmesi mümkün değildir. Çünkü ilk düğme yanlış iliklendiğinde, geriye kalan hiçbir şey doğru gitmez.

Bugün Türkiye’nin karşı karşıya olduğu mesele tam da budur: İlk düğmeyi doğru yerden ilikleyebilmek.

Aksi hâlde yarın kaybedilecek olan sadece üretim olmayacaktır. Toprağa anlam veren insan, o insanı var eden kültür ve nesilden nesile aktarılan üretim iradesi de sessizce yok olacaktır.

Gıda güvenliğini kaybeden bir ülkenin siyasi ve ekonomik bağımsızlığı da tehlikededir ve bu doğrudan bir beka meselesidir."