Bir şekilde bulmuştuk birbirimizi. Bu nasıl olmuştu hatırlamıyorum. Belki de ev bulma meselesi hatırlanacak güzel bir mesele olmadığından zihnim ötelemiş ve kaybettirmiş de olabilir. Devletin yurt imkânları bir yere kadar idare etmişti. Öğretmen olmuş ve kendi ayakları üzerinde durmak zorunda olduğumuz günler başlamıştı. Ne tesadüftür ki görev yerim de Üniversite okuduğum yer olan Ankara olmuştu. En azından havasını suyunu bildiğim yerlerdi. Lakin bu durum ev bulma konusunda beni bir adım öne geçirmiyordu. Bir öğretmen maaşı tek başıma ev tutabilmeme müsaade etmiyordu. Bir ev arkadaşı bulmam acilen gerekliydi. Kim olursa razıydım. Birisi… 
Nihayet babamın sıkı dostlarından birisinin çocuğu vasıtası ile ilk ev tecrübesine adım atmayı başarmıştım. İlk evimde iki Beden Eğitimi Öğretmeni vardı. Burada uyum eğitimimi tamamladım. Beden Eğitimi Öğretmenlerinin hareketli yaşamları bana uymadı. O sıra mahalleden, komşu apartmanlardan birinde oturan ama o zamana dek kendisini hiç görmediğim Lütfi ile karşılaştık. Yeni ev arkadaşım… Fizik Bölümü'nde Yüksek Lisans yapıyordu. Onu biraz tanımaya başladıktan sonra neden mahallede çok görmediğimi de anladım. Başını derslerden kaldırmayan tiplerdendi. Kitapları, laboratuvar ve deney düzlemleri, peşine düştüğü teoriler her şeyiydi. 
Sadece akşam yemeklerinde bir araya gelebiliyorduk. Bir yemek sonrası çay içerken bana o soruyu sordu: 
Bana gitar çalmayı öğretir misin?
Bir müzik öğretmeni, böyle bir soruya, karşısındaki kim olursa olsun olumsuz cevap veremez. Verse bile umutlara açılan kapıları tamamen kapatamaz. Yapamaz bunu! Bir insanın hayat damarlarından en önemlisini, sanat damarının önünü kesmekten bahsediyoruz. Kaldı ki bir memleketi oluşturan insanların ince ve zarif duygularla donatılması gereğinden, bu durumun kültüre, medeniyete ve sağlıklı bir topluma bizi taşıyacağı düşüncesinden hiç bahsetmiyorum.
Tamam dedim. Dedim ama Lütfi'nin bunu başarıp başaramayacağı ile ilgili hiçbir ön tespitim de yoktu. Olsun! Ortada istekli bir öğrenci ve karşısında okulunu yeni bitirmiş idealist bir öğretmen, ben vardım. O zamana kadar enstrüman almaya para ayıramamıştım. İlk sorun olarak karşımıza çıkan bu sorunu ertesi gün yine O çözdü. Arkadaşlarından birinden bir gitar bulmuştu. Nihayet Lütfi'nin yeteneğini anlayabilecektim. Eline aldığı gitarı çalmaya başladı. Hayranı olduğu meşhur bir grubun şarkısının giriş namesini çalmaya çalışıyordu. Kasetlerini almış, videolarını izlemişti. Ana ezginin, temayı ayakta tutan sesleri zar zor da olsa sallana sallana kulağıma gelirken bir yandan bana bakıyor, düşüncemi merak ediyordu. 
Dünyada bir insanın karşılaşabileceği en zor dönemeçlerden birisindeydim. Karşımda fizik konusunda hocalarının takdirini kazanmış, onu yüksek lisans yapmaya kabul etmiş, yoğun derslerinden dolayı kendisine bulaşık bile yıkatmadığım bir adam duruyordu. Bu ağız, bu dil ona bunu söyleyemezdi. Hayır! Asla… Bu kadar kötü bir öğretmen olmaya hakkım yoktu. Aldığım diplomaya yazık! Kaldı ki bu diploma öyle sıradan bir diploma değildi; Öğretmenlik diploması… Bu işin kutsallığı nerede? Bana elini uzatmış idealist ve çalışkan bir insana olmaz mı diyecektim?
Lütfi benden aldığı olumlu sinyal ile ertesi gün daha da coşmuş bir vaziyette gitar ile meşk halindeydi. Kendimle gurur duydum. Aferin Hakan! Sofrada yaptığım gözlemeyi bile görmedi. Solu kapatmış gidiyordu. Bir müzik pasajını insan, üst üste ne kadar çalmaya çalışır? Kırk, elli, seksen… Çalmaya çalıştığı şarkının sahibi olan grup üyelerinin bundan haberi olsa ona gitar bile hediye edebilirlerdi. 
Bir hafta sonu Lütfi memleketten döndü. Elinde bir gitar vardı. Bak bunu ben yaptım dedi ve bana uzattı. 
Nasıl olmuş? 
Öylece kala kalmıştım. Ne diyebilir, nasıl bir cevap verebilirdim ki? Yine ters köşe olmuştum. Elinde tuttuğu gitar babasının marangoz atölyesinde uzun zamandır yapmaya uğraştığı elektrogitardı. Mağaza vitrinlerinden alınmış gibi, kusursuzdu. Amerikan malı, markalı gitarlar gibiydi. Gösterseniz birçok müzisyen de bunu anlayamazdı… Bu sefer elinde çalmaya çalıştığı gitar, Lütfi'nin kendi gitarıydı. Gitar eğitimi ile ilgili düzeltmem gereken şeyleri de yemiş yutmuştum artık! Söylenecek hiçbir şey kalmamış, Lütfi son noktayı koymuştu. Bana sadece hayranlıkla izlemek kalmıştı.  Benimle birlikte tüm müzik öğretmenlerinin sustuğunu ve saygı duruşuna geçtiğini hissediyordum. Alkışlamaktan başka yapacak bir şey yoktu. O saatten sonra Lütfi'nin ne çaldığının, hangi şarkıya hayat vermeye çalıştığının da bir önemi yoktu. Azminin, arzusunun peşine giden bir insana, gelmiş olduğu şu aşamada sadece şapka çıkarılırdı. 
Harikasın!
Hadi canım, çalamıyorum… Baksana, olmuyor!
Lütfi bana dünyanın en güzel şarkısını dinletiyordu. Haberi yoktu bundan. Bestecisi azim, adı arzu olan bir şarkı… Bir Neşet, bir Veysel, bir Mozart dinler gibi dinledim. Aynı saygıyla… O yine bana bakıyordu, ne diyeceğime… Yüzümü nasıl bir şekle büründüreceğimi bilemiyordum. En küçük bir ifademin onu ürkütüp soğutacağından korkuyordum. Emin ve ciddi bir şekilde çok iyi dedim. Sonra o yine hiç usanmadığı nakaratlarına geri döndü…
İyi ki tanıdım seni Lütfi, iyi ki çıktın karşıma. Öğretmenliğimin en güzel staj eğitimiydin sen. Beni şekillendiren, öğretmenlik tanım kümemi oluşturanlardan.