Şu üç günlük dünyada, özellikle son zamanlarda kendimizi korumak için geliştirdiğimiz davranışlardan birisi de yatırım yapmaktır. Birçoklarının ticari bir zekâsı olmamasına rağmen içgüdüsel geliştirdiği istemsiz hareketler de diyebiliriz bunlara. Buradaki amaç kazancı, piyasanın altında ezdirmemekten başka bir şey değildir. Elime para geçmeye başlayan ilk yıllarda popüler araç dövizdi. Koşa koşa döviz almaya giderdik. Döviz bürosuna beş dakika daha erken gitmenin, sonuca büyük etkisi olurdu. Bu koşuşturmada döviz kurları hep galip geldi. Onu hiç geçemedim. Türk Lirasını taşıma gayretim hep hüsranla sonuçlanmıştır. Bu işleri anneme hiç söylemedim. Zira O, bu girişimleri devlete saygısızlık sayar, bana kızardı!
Günümüzde bu yarışın sadece enstrümanı değişti. Dövizin yerini altın aldı. Herkes yenileceğini bildiği halde pistteki yerini alıyor. Dün yine bu duygu ve düşüncelerle cebimde kalan paraya biraz altın alayım diye kuyumcuya gittim. Kuyumcu arı kovanı gibiydi! Oldukça geniş bir hale getirilmiş dükkânda birisine sürtünmeden geçmek mümkün değildi. Mekân, yapılan işe yetmez haldeydi! Bankolarda çalışan yirmi çalışanı sayabildim. Hepsi meşguldü… Arkadaşım Aydın ile hep göz göze gelir, selamlaşırdım. O bile göremedi beni! Dün altın tarihi zirvesini yapmış! Herken kuyumcuya hücum etmiş. Kimisi daha çok yükselmez deyip bozdurmaya, kimisi de daha çok yükselmeden alayım diye…
Şaşkın bakışlı, pek de ne yapacağına karar verememiş amcalardan birisi, mekânın tam ortasında duruyordu. Olanı biteni, dijital panolardan, orada yazan rakamlardan anlayıp kendisine bir rota çizmeye çalışıyordu. Altmışlı yaşlarda, yıllardır üzerinden çıkarmadığı belli olan ceketiyle, gözlüğünün üzerinden bakarken göz göze geldik. Ben ne zaman bir yurdum insanı görsem tebessüm etmeden, laf atmadan yanından geçemem. Benden önce o laf attı:
- Bek yüksek değel mi?
- Altın bu! Tabi yüksek amca!
- Daha yükselir mi ki ne diyon?
- Valla amca bunca yıllık tecrübem, ardına bakma önüne bak diyo!
- Alalım o zaman öyle mi?
- Valla ben demiyom, yaşantılar diyo!
Sonra amca bir kez daha anlıyormuş gibi tabelada yazan rakamlara göz gezdirdi. Bankoda çalışanlardan birisini beklemeye koyuldu. Sıra ona gelince elini ceketinin iç cebine attı. Bir yandan dersini almış başarılı bir öğrenci edasıyla bana baktı. Anladım seni der gibiydi. O sıra birisinin güvenini kazanmanın tadı geldi ağzıma! Meslekte bunu yaşayan bir insanım ama bu başka! Beni tanımayan herhangi birisi! Sokaktan… Beni insan sanan!
Banko görevlisi kız adama bakıyor, ne isteyeceğini bekliyordu. Bir mendile sarılmış, ellilik, yüzlük banknotlar… Bu manzara karşısında sırada bekleyenlerin suratı düştü. Anlaşılan o ki işlem uzun sürecekti. Sırayı terk edip başka bankolara yönelenler oldu. Görevli kız parayı saydı. Para yedi bin lira dedi. Amca, bir gram için daha ne kadar lazım dedi. Üç yüz kırk dedi kız. Geri kalanı da cebinden çıkardı.
Amca ile ilk karşılaştığımız yerde yine yan yanaydık. Artık bana inanarak hareket eden birisinin sorumluluğu da vardı üzerimde.
- Salep içer misin?
- O ne ki?
- Ben buraya bazen, sadece salep içmeye geliyorum. Çok güzel yapıyorlar.
- Kuyumcuya sadece salep içmeye geliyon öyle mi? Birader sen nereliydin?
Evet! O gün bir şey almadan döndüm eve… Ağzımda bir salep tadı, o kadar! Tüm umudunu bir gram altına bağlamış amcanın yanında kendimi çok değersiz ve zayıf hissettim. Mendilin içinden çıkan kenarı kıvrık ellilik banknot gibiydim. O an, parayı sayarak elden vermenin önemi de gün yüzüne çıkmıştı. Kenarı kıvrık ellik deyip geçme! Diz kırıp oturduğun sofrada, beledeyiden aldığın beş ekmek, o beş ekmekle karnı doyan beş çocuk demek… O gün, o amca, o kuyumcuda, herkese de nasip olmayan, dünyanın en kıymetli altınını aldı…
Ertesi gün kuyumcudaydım. Kimselere bakmadan, kimseyle göz göze gelmeden, kimseye selam vermeden, salep bile içmeden, işimi yapıp çıktım…