Kendine bakmalı insan. Önce kendine! Yanımızdakiler gittiğinde tutacak bir elimiz bir ayağımız olmalı! Bunu yapabilecek de bir güç, bir mecal… Çokları o günleri düşünerek atıyor adımlarını. Yine o günleri düşünerek oluşturuyor tüm yatırımlarını… Uyuşukluk ve hımbıllık yapıp, bütün işi rabbine bırakanlar da var! Bırakmamış gözükenler bile içten içten onunla sürekli bir diyalog halinde… Oturduğu yerden, dualarla kuyruğu dik tutmaya çalışanlar!
Burnumda bir akıntıyla başladı. Hep böyle başlar benimkisi! Yine geldi dedim içimden. Demez olaydım! Sonra bilindik aşamalar ardı ardına belirdi. Burun tıkanıklığı, akıntıda yoğunluk, balgamlı öksürük… Rezillik diz boyu! İnsanı kepaze duruma düşüren beter bir hastalık! Acil tedavi yöntemlerim cebimde Allah'tan! Hemen bir tuzlu su gargarası ve buruna çekimini gerçekleştirdim. Sonra doğruca işkembeciye… İyi ki böyle bir mekân var! Yoksa kim uğraşacak sakatatla! Kelle paça, işkembe, yanına bir de sirke sarımsak, bitti gitti!
Bu lokantada birçok yemek yapılırdı ama çorba başkaydı! Geçmiş yıllarda bu mekânda, çorba için para verdiğimi hatırlamam. Hele de babamlı zamanlar… Sabahları yurtlardaki namaza kalkmış çocuklar, onların vefakâr öğretmenleri, ustalar, çıraklar, gribe yakalanmış yalnızlar… İş hesap ödemeye gelip kasaya gelindiğinde herkes aynı cevabı alırdı: Hesabınız ödendi! Kim ödedi? Ne ara ödedi? Bilen, gören yok… Bu esrarengiz havasıyla çorbacı, kafamda yer etmiştir yıllarca. Kim kiminle oturuyor, kim kimle gelmiş anlayamazdınız. Sıkışık ve yan yana bir oturma düzeni vardı. Lokantada her an bir mevlit yemeği ortamı var gibiydi. Zaten şehir küçüktü ve dolayısıyla insanların birbirini tanımama ihtimali çok düşüktü… İnsanların, hesabı ödeyen olmak için birbirleri ile yarıştıkları enteresan bir işletmeydi.
Yıllar sonra yine o lokantadaydım ve doluydu. Aslında boştu ama her gelen dörtlü masayı tek başına işgal etmişti. Dörtlü masada tek oturan birisine ricada bulundum. Sağ olsun kırmadı adam. Ne alıyım abime diyen garson yine işinin başındaydı. Kelle paça dedim. Dememle birlikte garson kelle üç oldu diye bağırdı. Siparişi tüm lokanta duydu. Aslında ben burada işkembe içerim ama bu kez kelle paçalık durumdaydım. Vücudum onu istiyordu. İnsan iç sesini dinlemeli! Sarımsakla sirkeyi de boca ettim. Şifa önümde duruyordu. Çorbayı karıştırıp ilk kaşığı ağzıma götürdüğümde, Lokman Hekim tavsiyesi ilaçtan bir doz almış gibiydim. Buraların insanları kanaatkârdır. Küçük çözümlerle yetinmeyi severler. Masrafsız, kimseye dert olmadan, kendi kendine hallederek… Öyle daha iyi olurlar!
Sonra onları gördüm karşı masada. Baba engelli oğluna çorba içirmeye çalışıyordu. Çocuğun isteksizliğine rağmen baba direniyordu. Birkaç kaşık yedirmeyi beceren babanın mutluluğu yüzünden taşıyordu. O birkaç kaşık, sonraki kaşıkların da habercisiydi… Çocuğun tepkilerine rağmen babanın bir an olsun yılgınlık göstermemesini hayranlık ve şaşkınlık içerisinde izliyordum. Çorbaya ve onun sihrine daha çok ihtiyacı olan insanlar vardı. Orada bulunma sebebimden utandım o an! Önümdeki çorbaya bakıyordum öylece… Garson anladı durgunluğumu ve sordu: Ne oldu abim bir şey mi var, ekstra ilave edebilirim! Yok dedim, sağ ol… Diğer tarafta başka bir çocuk babasına söyleniyordu: Baba niye geldik buraya, ben hamburger yemek istiyorum! Baba çocuğun hayıflanmasını duymuyor, eşiyle bir şeyler tartışıyordu. Çocuk annesinin telefonunda bir oyun açtı. Ortamdan tamamen uzaklaştı. Annesi ara sıra çorbasından bir kaşık verip çocuğun oyununu engelliyordu. Sonra çocuk yan masadaki engelli çocuğu gördü. Ben de o sırada burnumu siliyordum. Çocuk bir bana, bir de engelli çocuğa baktı, sonra babasına: Baba kalk gidelim buradan! Adam telefonda iş görüşmesi yapıyor, elli binden aşağı olmaz diyordu.
Şımarık çocuk, engelli çocuk ve ben… Hepimiz de şifa için oradaydık ve çorbalarımızı içip, bir süreliğine iyileştik. Lokantadan çıkarken şımarık çocuk biraz daha olgunlaşmış, engelli çocuk biraz daha güçlenmiş ve ben de daha şükreder hale gelmiştik…