Bir hastanenin girişinde iki saatlik hayat gözlemi…
17 Ağustos 2026 tarihinde Çorum Erol Olçok Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nin girişinde bir iki saat oturmak zorunda kaldım. Hayatı gözlemleyen ve gördüklerini yazıya döken bir yazar olarak, o kısa zaman diliminde karşılaştığım manzaraları ve insan hikâyelerini zihnime not ettim.
Çünkü hastane kapıları, aslında hayatın kendisinin en yoğun yaşandığı yerlerden biridir.
İnsanlar gençliklerinde para kazanmak uğruna çoğu zaman sağlıklarından feragat ederler. Yaş kemale erip hastalıklar birer birer kapıyı çalmaya başlayınca da, “Şu illet bir gitse, bütün servetimi vermeye hazırım.” derler.
Sağlığımız için düzenli kontrollerimizi yaptırmayanlarımızda ise hastane kapısına gelmeden bile bir tedirginlik başlar. Sinirler gerilir, stres zirve yapar. Bazen insan, üzerine gelen gerginliği atmak için adeta kavga edecek bir muhatap arar.
Hastane girişinde ise ayrı bir hayat başlar.
Kimi otobüsten iner inmez koşarak yetişmeye çalışır. Kimi para vermemek için yürüyerek gelmiştir. Kimi aracına park yeri arar. Kimi, park yeri bekleyenleri umursamadan bir boşluk bulup hemen kapıverir. Kimi aracını rastgele bırakır, çevresindekilerin sinirlerini gerer.
Kimi şifa bulmaya gelir, kimi şifa bulup gider.
Kiminin hastane artık ikinci adresidir. Kimi şifa bulamadan ayrılır. Kimi ise “Yapacak bir şey yok.” sözünü duymuş, kaderine razı bir şekilde ölümü beklemeye başlamıştır.
Eskiden teknoloji bu kadar gelişmemiş, insanlar sağlık konusunda bugünkü kadar bilinçli değildi. Buna rağmen en çaresiz hastalıklarda bile iyileşme ümidi çoğu zaman canlı tutulurdu. Bugün ise sosyal medyanın da etkisiyle herkes hastalıklar, tedaviler ve doktorlar hakkında bir şeyler biliyor; doğruyu da yanlışı da aynı hızla öğrenebiliyor. Bunun elbette iyi tarafları da var, kötü tarafları da...
Yıllardır bu bölgede yaşayan, görev icabı il ve ilçeleri gezen, sosyal medyayı aktif kullanan biri olarak hastane kapısından girip çıkan birçok vatandaşı ismen olmasa bile simaen tanıyorum.
Ve yıllar geçtikçe insanın değişimine de şahit oluyorsunuz.
Eskiden cıvıl cıvıl olan kimi insanlar artık yürümekte zorlanıyor. Eşinin refakatinde, adeta ayaklarını sürüyerek ilerliyor.
Kiminin unutkanlığı başlamış; sizi tanıyamıyor.
Kimi ise sizi görünce eski günlerdeki gibi hemen muhabbete başlıyor.
Kimi annesinin, babasının koluna girmiş; kimi yaşlı yakınını tekerlekli sandalye ile götürmeye çalışıyor.
Kimi sağa sola çaresizce bakıyor, uzanacak bir el arıyor.
Kimi bir köşede oturmuş oğlunu överken gelinini eleştiriyor. Kimi ise “Bunca evladım var ama kapımı açan yok.” diyerek sitem ediyor, ardından bedduasını eksik etmiyor.
Kimi doğumhane önünde elinde çiçek, gelecek güzel haberi bekliyor.
Kimi yoğun bakım önünde sıraya girmiş; yakınının yüzünü ekranda son bir defa görebilmek için dua ederek bekliyor.
Kimi ameliyata hazırlanıyor.
Kimi ameliyat masasından kalkamadan morga gönderiliyor.
Kimi ambulansın kapısından inip sedye ile acile giriyor.
Kimi cenaze aracına binmiş kabristanın yolunu tutuyor. Sevenleri ortalığı yıkıyor.
Kimi sırası gerilerde olsa da polikliniklerde doktor kapısına omzunu dayamış, sabırla bekliyor. Her kapı açıldığında kafasını uzatıyor.
Kimi ise “Ben önce geldim, sen benden sonra geldin.” diyerek sıra tartışmasına giriyor.
Kimi bir yetkilinin, bir siyasetçinin yanında gururla idareye, polikliniklere doğru yürüyor.
Kimi ise sessizce, “Bizim yanımızda yürüyecek bir dayımız yok ki…” diye mırıldanıyor.
Kimi ağlayan çocuğuna, “Ağlama, buradan çıkınca sana şunu alacağım, bunu alacağım.” diye sayısız vaatlerde bulunuyor.
Kimi ise aynı çocuğa, “Yeter artık, bıktırdın!” diye çıkışıyor.
Kimi mahkûm, jandarmaların arasında, elleri kelepçeli, mahzun mahzun hastaneye geliyor.
Kimi mahkûm ise yine jandarma nezaretinde önüne bakarak hastaneden ayrılıyor.
Kimi köyden gelmiş; daha oturur oturmaz köyünü, sülalesini anlatmaya başlıyor.
Kimi de “Yeter artık, kafamızı şişirdin.” diyerek onu susturmaya çalışıyor.
Kimi özellikle alt kademe sağlık çalışanlarını eleştiriyor.
Kimi ise hemen sahipleniyor:
“Onların işi de çok zor.”
Gerçekten de zor...