Hayatın bir terazisi vardır. Bir kefesine ne koyarsanız, diğer kefeden mutlaka bir şey eksilir. Mesele, ne kazandığımızdan çok, neyi kaybettiğimizi fark edebilmektir. Belki de kâinatın en büyük sırrı dengedir. Güneş vaktinde doğar, vaktinde batar. Gece gündüze, gündüz geceye teslim olur. Mevsimler birbirini takip eder. Tohum toprağa düşer; filizlenir, büyür, meyve verir ve sonunda yeniden toprağa döner. Hiçbir şey başıboş değildir. Yüce Yaratıcı, kâinatı öylesine hassas bir denge üzerine kurmuştur ki, bu muazzam düzenin küçücük bir halkası bile yerinden oynasa, hayatın bütün dengesi sarsılır.

Bir kediyle fareye bakın mesela. Biri çoğalırken diğeri onu dengeler. Biri varsa, ötekinin de rızkı vardır. Bu ilahî düzen olmasaydı, yeryüzünü ya fareler ya da kediler istila ederdi. Demek ki hayat, yalnızca var olmak ve yaşamak üzerine değil; birbirini dengelemek, birbirinin varlığına vesile olmak üzerine kuruludur. İnsanın hayatı da böyledir. Bir bebek dünyaya gözlerini açarken, aynı evde bir baba ömrünün sonbaharına yaklaşır. Bebek hayat merdivenlerini ağır ağır çıkarken, baba aynı merdivenin basamaklarını birer birer geride bırakır. Biri gelir, biri gider; biri yükselirken diğeri iner. Hayatın en büyük sırrı belki de burada saklıdır: Gelişler ve gidişler, başlangıçlar ve sonlar, yükselişler ve inişler… Hepsi aynı büyük dengenin içindedir.

Sonbaharda ağaçlardan düşen yapraklara bakın. İlk bakışta bir son görürüz. Oysa tabiatta son sandığımız şey, çoğu zaman başka bir başlangıcın habercisidir. Düşen yaprak toprağa karışır. Böceklerin, mantarların ve bakterilerin besinine dönüşür. Toprak onu yeniden yoğurur, dönüştürür. Ağaç ise kökleriyle bu dönüşümden yeniden nasibini alır. Yani yaprak düştüğünde hayattan kopmaz; sadece hayatın başka bir biçimine dönüşür. Üstelik o kuru yapraklar, nice küçük canlıya yuva olur. Bizim değersiz gördüğümüz bir yaprak, başka bir canlının sığınağıdır. Kâinatın hesabı böyle tutulur. Bizim “atık” dediğimiz, bir başkasının “rızkı” olabilir.

Atalarımız bunu ne güzel ifade etmiş: “Ağılda oğlak doğsa, tarlada ot biter.” Her canlının rızkı vardır. Dünya geniştir, nimetler boldur. Yeter ki insan, ihtiyacından fazlasına göz dikmesin. Ne var ki bugün dünyanın en büyük problemlerinden biri, tabiatın dengesinden çok, insanın bitmek bilmeyen iştahıdır. “Benim olsun!” Daha fazla para, daha fazla toprak, daha fazla güç, daha fazla tüketim, daha fazla sahip olma arzusu… İnsan aldıkça yetmez, sahip oldukça daha fazlasını ister. Ve insanın açgözlülüğü büyüdükçe, hayatın terazisi ağır ağır eğilmeye başlar.

Bir tarafta israf, diğer tarafta açlık… Bir tarafta sofralar taşarken, diğer tarafta bir tas çorbaya muhtaç insanlar… Bir tarafta savaşlara milyarlar harcanırken, başka bir tarafta çocuklar bir parça ekmek bekliyor. Dünyanın bir köşesinde insanlar zevk uğruna tabak kırarken, başka bir köşesinde insanlar o tabağa koyacak bir lokma yemek bulamıyor. İşte tam o noktada insanın kendisine şu soruyu sorması gerekiyor: Bu dünyanın nimetleri gerçekten yetmiyor mu, yoksa biz paylaşmayı mı bilmiyoruz?

Belki de mesele yoksulluk değildir. Belki asıl mesele, sahip olduklarımızın bize yetmemesi; başkasının ihtiyacını kendi fazlamızdan daha değersiz görmemizdir. Çünkü hayatın hesabı aslında çok basittir: Birinin fazlası, bir başkasının ihtiyacıdır. Bir sofradaki israf, başka bir sofradaki eksikliktir. Bir insanın ölçüsüzce biriktirdiği, bir başkasının mahrumiyeti olabilir. Bir yerde taşan nimet, başka bir yerde dinmeyen açlığa dönüşebilir. Oysa hayat bize sürekli aynı şeyi hatırlatır: Denge, sahip olmakla değil, paylaşmakla kurulur.

Toprak, kendisine düşen tohumu saklamaz. Ağaç meyvesini kendisi için taşımaz. Bulut suyunu yalnızca bir ovaya bırakmaz. Güneş ışığını yalnızca bir pencereye göndermez. Kâinatın hiçbir yerinde “Sadece benim olsun.” diye bir hüküm yoktur. Bu söz, yalnızca insanın hırsında vardır. Belki de insanın öğrenmesi gereken en büyük ders budur: Hayatın terazisinde yalnızca aldıklarımız değil, verdiklerimiz de tartılır. Ve insan, kendisine verilen nimetin gerçek sahibini unuttuğu gün, elindekilerin çoğaldığını sanırken aslında gönlündeki dengeyi kaybetmeye başlar.

Çünkü hayatın terazisi şaşmaz. Bir kefeye ne koyarsak, diğer kefede mutlaka bir şey eksilir. Asıl mesele, terazinin hangi tarafında durduğumuz değil; hangi tarafın ağırlaşmasına sebep olduğumuzdur.