Modern toplum bize özgürlüğün tarifini zaman zaman yanlış öğretiyor. Kendi kararlarını verebilmek, kendi ayakları üzerinde durabilmek, kimseye hesap vermeden yaşayabilmek ve kendi alanını oluşturabilmek elbette önemlidir. Hatta psikolojik iyi oluş açısından kişinin kendisini tanıması, sınırlarını bilmesi, ihtiyaçlarını fark etmesi ve başkalarının beklentilerinden bağımsız olarak kendi hayatına yön verebilmesi son derece değerlidir. Fakat bütün bunların arasına fark etmeden başka bir cümle yerleşti. “Kimseye ihtiyacım yok.” İşte belki de modern toplumun bireyselleşme konusundaki en büyük yanılgılarından biri burada başlıyor. Bireyselleşmek ile yalnızlaşmak aynı şey değildir.

Kendine ait bir alanının olması, her şeyi tek başına yapmak zorunda olduğun anlamına gelmez. Kendi kararlarını verebilmek, başkalarının varlığını hayatından çıkarmayı gerektirmez. Aksine sağlıklı bireyselleşme, insanın hem kendisiyle kurduğu ilişkiyi güçlendirmesi hem de başkalarıyla kurduğu ilişkilerde kendi sınırlarını koruyabilmesi anlamına gelir.

İnsanın zaman zaman yalnız kalmaya ihtiyacı vardır. Günün bütün gürültüsünden uzaklaşmak, telefonu bir kenara bırakmak, tek başına kahve içmek, kitap okumak, yürüyüş yapmak, müzik dinlemek ya da yalnızca hiçbir şey yapmadan oturmak insana iyi gelebilir. Bütün bunlar kişinin kendi iç dünyasını dinlemesine, zihinsel olarak dinlenmesine ve kendisiyle yeniden bağlantı kurmasına yardımcı olabilir.

Üstelik tek başına yapılan hobilerin insana verdiği özgürlük de küçümsenmemelidir. Tek başına resim yapmak, yazı yazmak, kitap okumak, fotoğraf çekmek, bahçe ile ilgilenmek ya da spor yapmak kişinin kendi ritmini belirlemesine imkan tanır. Kimseye yetişmek zorunda olmamak, kendi istediğin saatte başlayıp istediğin saatte bitirmek ve yalnızca kendi zevkine göre hareket etmek gerçekten özgürleştirici olabilir. Ancak burada gözden kaçırmamamız gereken önemli bir nokta var. İnsan aynı zamanda sosyal bir varlıktır. Dolayısıyla yalnız başına yapılan her şeyin “daha özgür”, başkalarıyla yapılan her şeyin ise “kısıtlayıcı” olduğunu düşünmek doğru değildir. Bazen bir arkadaşla içilen kahve de insanın ruhuna yalnız kalmak kadar iyi gelebilir. Bir kütüphanede sessizce başka insanlarla aynı ortamı paylaşmak, tek başına yapılan bir hobinin verdiği huzura eşlik edebilir. Birlikte yürümek, bir kursa katılmak, bir spor grubunda yer almak, masa oyunları oynamak, bir kitap kulübünde bulunmak ya da aynı ilgi alanını paylaşan insanlarla bir araya gelmek de kişinin kendisini iyi hissetmesine katkıda bulunabilir.

Hatta bazı durumlarda insanın ihtiyacı “yalnız kalmak” değildir. Yalnız olmadığını hissetmek, olabilir. Bir pazara gidip alışveriş yapmak bile bunun basit bir örneğidir. Esnafla birkaç kelime konuşmak, tanıdık birine rastlamak, insanların arasından geçmek, kısa süreliğine de olsa başka hayatların akışına tanıklık etmek iyi hissettirir. Bunlar hayatımızın çok sıradan parçaları gibi görünür. Fakat insanın sosyal ihtiyaçları yalnızca büyük arkadaş grupları veya yoğun sosyal etkinliklerle karşılanmaz. Bazen küçük temaslar bile önemlidir. Bir “Nasılsın?” sorusu, kasada yapılan kısa bir sohbet, kütüphanede yan masada oturan başka bir insanın varlığı veya uzun zamandır görüşmediğimiz bir arkadaşla içtiğimiz kahve, fark etmediğimiz ölçüde ruhsal dünyamıza dokunabilir.

Bu nedenle bireyselleşmeyi “her şeyi kendim yaparım” düşüncesi üzerinden tanımlamak yerine, “Kendim olabiliyorum ve başkalarıyla da sağlıklı ilişkiler kurabiliyorum” şeklinde düşünmek daha gerçekçi olabilir. Çünkü insanın kendisine ait bir alanının olması ile bir başkasına ait bir hayatın parçası olmak birbirinin karşıtı değildir. Bugün özellikle sosyal medyada bağımsızlık ve yalnızlık zaman zaman birbirine karıştırılıyor. Tek başına seyahat etmek, tek başına yemek yemek, yalnız yaşamak, kimseye ihtiyaç duymamak ve kendi dünyasında yaşamak güçlü bir birey olmanın göstergeleriymiş gibi sunulabiliyor. Oysa bir insanın güçlü olması, ihtiyaçlarını inkâr etmesi anlamına gelmez. Bir arkadaşına “Bugün seninle konuşmaya ihtiyacım var.” diyebilmek de güçtür. Birlikte bir şeyler yapmak istemek de güçtür. Bir gruba ait hissetmek de güçtür. Yardım istemek, destek kabul etmek ve başkasına destek olmak da insan olmanın doğal parçalarıdır. Belki de sağlıklı bireyselleşmenin en önemli ölçütü, insanın yalnız kalabildiği kadar birlikte de kalabilmesidir.

Kendi başına kitap okuyabilen ama arkadaşlarıyla bir kitap kulübüne de katılabilen; yalnız yürüyüş yapabilen ama zaman zaman bir dostuyla yürümekten de keyif alan; kendi hobilerine sahip olan ama başkalarıyla ortak bir hobi geliştirmenin mutluluğunu da yaşayabilen kişi, aslında daha geniş bir özgürlük alanına sahiptir. Çünkü özgürlük yalnızca “kimseye ihtiyaç duymamak” değildir. Özgürlük, ne zaman yalnız kalmak istediğini ve ne zaman birilerinin yanında olmak istediğini seçebilmektir. Bazen kapıyı kapatıp kendi dünyana dönmek, bazen de o kapıyı açıp birilerini içeri davet etmektir. Modern toplumun bize hatırlatması gereken belki de tam olarak budur: Kendimize ait bir hayat kurmak zorundayız ama bu hayatın içerisinde başkalarına yer açmaktan vazgeçmemeliyiz.

Bireyselleşelim; kendi sınırlarımızı tanıyalım, kendi kararlarımızı verelim, kendi ilgi alanlarımızı keşfedelim. Fakat bunu insanlardan uzaklaşmanın bir gerekçesine dönüştürmeyelim. Çünkü insanın kendisiyle kurduğu bağ ne kadar önemliyse, başkalarıyla kurduğu bağ da o kadar değerlidir. Kendi başımıza iyi olabilmek büyük bir kazanımdır. Fakat iyi olduğumuzda bunu paylaşabileceğimiz insanların olması da hayatın en kıymetli taraflarından biridir. Belki de gerçek bireyselleşme, “Ben kimseye ihtiyaç duymuyorum.” diyebilmek değil; “Ben kendim olabiliyorum ve yine de başkalarıyla birlikte var olmayı seçiyorum.” diyebilmektir. Çünkü insan yalnızca kendi dünyasında değil, başkalarıyla kurduğu ilişkilerin içinde de kendisini tanır. Ve bazen ruhumuza iyi gelen şey yalnızca sessizlik değildir. Bazen bir kahve eşliğinde edilen uzun bir sohbet, bir hobiyi paylaşmanın heyecanı, kalabalık bir masada duyulan kahkahalar veya hiç tanımadığımız insanların arasında kısa bir süreliğine bulunmak da bize hayatın hâlâ birbirimize dokunarak yaşandığını hatırlatır. Kendimize ait bir alanımız olsun. Ama o alanın duvarlarını, dünyayla aramıza örülmüş kalın duvarlara dönüştürmeyelim.