"Size çok saygı duyuyordum. Şok oldum! Sizden bunları hiç beklemezdim."

Kadın bu sözleri söylerken bir yandan ağlamaya başladı. Dışarıdan gören birisi çok ağır bir hakaret söz konusu olduğunu, ya da ağlayan kişinin yakın zamanda birisini kaybettiğini sanabilirdi. Durum hiç de öyle vahim bir vaziyet teşkil etmiyordu.Sadece uzun bir zamandır kimsenin farkında olmadığını düşündüğü tuhaflıkların ilk kez gün yüzüne çıkmasının paniğiydi. Şoktaki kadının duyduğu hiçbir şey yalan ya da iftira değildi. Onu üzen tek mesele fark edilmediğini sandığı durumların ağızlarda sakız oluşuydu! Bunu bilmesine rağmen yavuz hırsız hesabı, durumu kabullenmek istemiyor, dedikodu halkasının kurbanı durumundaki adamı köşeye sıkıştırmak istiyordu. Bundan sonrası tam bir sinir harbiydi. Gözyaşı ne güzel bir silahtı! Hiçbir sivri kısmı olmamasına rağmen derinden acıtabilen... Karşısındakine gayrihtiyari suçluluk hissi yaşatan... En cevval savaşçının bile gardını yerle bir eden!

Adam, üzerine gelen gözyaşı damlaları ile ters köşe olmuş, yenilgiyi kabullenmişti. Mecburen... Hiçkimse, karşısında iki gözü iki çeşme bir insana haktan hukuktan bahsedemezdi! Ortada göz yaşı varsa, haklı bellidir! Çünkü gözyaşı samimidir! Yalan söylemez. Adamın haksızlığı buradan belliydi. Kadın haklıydı! Adam ne diyeceğini, nasıl toparlayacağını bilemedi evvela; Köşeye sıkışmıştı... Özür diledi, öyle demek istemedim dedi. Tüm bunları derken içinden kendisine şaşıyor, özürüne bir anlam veremiyordu. O anki çabası sadece vaziyeti kurtarmak, gözyaşı dalgasına bir es vermekti. Haksızlık denen şeyin, insanlar üzerindeki fıtrata dayalı egemenliğinin bir gün herkesikucaklayacağını ve kadının zaman içerisinde adamı affedeceğini düşünüyordu. Şu an için tek ümit verici düşüncesi buydu. Hatta bir gün zamanı gelince kadın adamdan özür dileyecekti. Buna olan inancını dipte ısıtarak moralini bozmamaya çalışıyordu. Yaşananlara anlık bakmak yetişkin insan işi değildi. Zaman en iyi tedavi ilacıydı. Sağ duyu denen şey ha deyince yerinde bulunamayabiliyordu. Nefsin sağduyuyu engellemesi ise tamamen olgunlukla doğru orantılıydı.

Bundan sonra hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağı da belli olmuştu. Uzun zaman karşı karşıya gelmemeye çalıştılar. Köşe bucak birbirlerinden kaçtılar. Adam kötü bir şey yapmadığından emin hareket ediyor, her gördüğü yerde selam vermeye çalışıyordu ama kadın adamın suratına bile bakmıyordu. Bu süreç de normaldi. Birisi daha olgun olmalıydı. Yalnız ortada bir tuhaflık vardı! Kadın, adamın konuştuklarını kendisine taşıyanlarla hiç olmadığı kadar sıkı fıkıydı! Dedikodu ne tuhaf bir şeydi! Aynı zincirin bir halkası parlakken diğeri nasıl çürük olabiliyordu? Günümüz dünyası yaklaşımlarına alışık olmalıydı insan! Adamın bilemediği şey buydu. Suda yürüyüp izini belli etmemek, gözünden sürmeyi çekmek, saman altından su yürütmek, renk vermemek; Bu atasözleri toplumda yer edinmeye çalışan insanın rehberi olan sözlerdi. Ne kadar yetişkin olursan ol, öğrenme uzun soluklu bir işti.

Uzun bir süre sonra parlak halkalardan birisi adama, kadın hakkında kötü bir şeyler dedi. Adam aldığı eğitimin de etkisiyle sustu, hiç cevap vermedi, yorum da yapmadı. Hem çürük damgasıyla daha da çürüyüp yok olmak istemiyordu. Sınavı geçmenin huzuru sardı adamın yüzünü. Parlak halkalar istedikleri yorumu alamadıkları için şaşkındı. Adamın sohbeti çekilmiyordu artık. Sustu sonra tamamen... Böyle iyi diye düşünüyordu adam. Keşke en başından bilseydi! Herkesin saygı duyduğu birisi olmak ve bulunduğu zincirin diğer halkaları gibi parlak olmak bu kadar kolaydı!