İlkokul çağından beri kağıt israfına dikkat ederek büyüdük. Her bir kitabın bir ağaçtan veya iti bir daldan elde edildiği anlatıldı bize.
Milletçe biz, kağıdı ekmek ufağı gibi değerli görmeye alışığız. Yerde küçük bir kağıt parçası görsek onu çöp olmaktan kurtarmaya çalışırız.
Eski Osmanlıca, elyazma kitapların arasından küçük kağıtlar çıkıyor. İçerisinde o sayfadan çıkarılmış özetler var. Demekki ecdadımız da hiç kağıdı israf etmemiş.
Son zamanlarda dikkatimi çeken bir şey var. Köylerin kenarından geçerken, derelerin kenarlarındaki, bağ ve bahçelerde kurumuş ağaçlara rastlıyorum. Ya ağacın tamamı ya da büyük bir kısmı kurumuş. Kesen yok, bakan yok. Sanki orlar kaderine terkedilmiş.
Oysaki eskiden bağ ve bağçelerdeki, tarla kenarlarındaki ağaçlara yıllık bakım yapılırdı. Budanır, kuru dallar, gereksiz sürgünler eve getirilirdi. Köylü, yakacak ihtiyacının büyük bir kısmını böyle karşılardı. Pek çok aile dışarıdan odun, kömür almaya ihtiyaç duymazlardı.
Önce kömürün bollaşması, ardından da kentlere doğalgazın gelişiyle oduna ihtiyaç kalmadı. Ormanlar rahat nefes aldı. Ordan kalan odun, kozalak getirerek ev geçindirmeye ihtiyaç kalmadı.
Buna en çok bizler sevindik. Yazdığımız defterler ve okuduğumuz kitaplar yüzünden ormanlara zarar vermiyoruz, diye.
Memleketimizde kağıt yapımı için o kadar çok malzeme var ki bunları iyi değerlendirirsek kağıt ithal etmemize hiç gerek kalmayacak. Sel felaketinin taşıdığı o kadar ahşap malzeme var ki toparlansa bir kaç fabrikaya yetecek kadar hammadde çıkar. Selüloz bunlardan elde edilmiyor mu? Öyleyse bunu ciddiye almak lâzım.
Köylerimizde bu kadar kuru dal, kuru ağaç varken köylere doğalgaz götürme fikrini çok garip ve anlamsız buluyorum. Bunu düşünenlere hatırlatmak lâzım; 100 haneli köyde kaç kişi yaşıyor? Buraya doğalgaz bağladığınızda kaç aboneye hizmet vereceksiniz? Bu hizmetten senede kaç ay yararlanılacak? Bunu öğrenmek istiyorlarsa elektrik abonelerindeki duruma baksınlar. Yüz haneli köyde kış döneminde yüz kişi bile yok. Doğalgaz ihmale de gelmez. Gaz kaçağı ve yangınların artış hızını tahmin bile edemiyorum.
Ağaca ve yeşilliğe önem veririz, veriyoruz ancak yeşili korumak, ona bakmakla olur. ‘Bakarsan bağ olur, bakmazsan harap bir dağlardan olur’ derdi ecdadımız. Köylerin boşalmasıyla ikinci şık ağır basmaya başladı. Şu anda kuru dalları, kuru ağaçları ayıklamanın yanı sıra afetlerde ortaya çıkan ağaç ve keresteleri de iyi değerlendirmek zorundayız.
Bunu derken boşa konuşuyormuşum gibi geliyor bana. Sahi kağıt fabrikalarımızı niye sattık? Ve niye kapattık ihtiyaç mı kalmadı? Hammadde mi bulunamıyor? Yoksa birileri bize bir şeyler mi dayattı? ‘Elden gelen öğün olmaz, o da vaktinde bulunmaz.’ sözünü ne tez unuttuk? Niçin ithal kağıda muhtaç olduk?
Bir zamanlar silah sanayi kurmak yerine elden alırız diyenler gitti. O anlayış bitti. İnşallah kağıt fabrikalarına da yeniden kavuşacağımız günler gelir.
Artık yeterince ağaç stokumuz var. Selüloz için yeterli hammaddemiz var. Umarız zarardan dönüp kağıt fabrikalarımıza da sahip olabiliriz.