Çocuk yetiştirirken çoğu zaman onların mutlu, neşeli ve huzurlu olmalarını isteriz. Üzüldüklerinde hemen teselli etmeye, ağladıklarında susturmaya, öfkelendiklerinde sakinleştirmeye çalışırız. Bazen iyi niyetle söylediğimiz birkaç kelimeyle çocukların yaşadıkları duyguları anlamlandırmalarına fırsat vermeden onları başka bir duyguya yönlendirmek isteriz. "Erkekler ağlamaz", "Bunda üzülecek ne var?", "Korkacak bir şey yok" ya da "Yaramazlık yapma, uslu çocuk ol" gibi ifadeler gündelik hayatımızın sıradan cümleleri arasında yer alır. Oysa bu cümlelerin çocukların duygusal dünyasında bıraktığı izler, düşündüğümüzden çok daha derin olabilir.

Çocuklar dünyayı tanırken yalnızca çevrelerindeki nesneleri, insanları ve olayları keşfetmezler. Aynı zamanda kendi iç dünyalarını da tanımaya çalışırlar. Ne zaman üzüldüklerini, neden öfkelendiklerini, nelerden korktuklarını ve hangi durumlarda mutlu olduklarını anlamlandırmaları gelişimsel bir süreçtir. Bu süreçte ebeveynlerin tutumu oldukça önemlidir. Çünkü çocuklar duygularını tanımayı, ifade etmeyi ve düzenlemeyi büyük ölçüde kendilerine eşlik eden yetişkinlerle kurdukları ilişkiler içerisinde öğrenirler.

Psikolojide duygu sosyalleştirme kavramı, ebeveynlerin çocukların duygularına verdikleri tepkilerin ve aile içinde duyguların nasıl ifade edildiğinin çocukların duygusal gelişimindeki rolünü açıklar. Bir çocuk ağladığında sürekli susturuluyorsa, korktuğunda korkusunun gereksiz olduğu söyleniyorsa veya öfkelendiğinde kötü bir çocuk olduğu hissettiriliyorsa zamanla duygularını ifade etmekten kaçınabilir. Hatta yaşadığı duyguların yanlış, gereksiz veya kabul edilemez olduğunu düşünebilir. Burada önemli olan, çocuğun olumsuz duygular yaşamamasını sağlamak değil, bu duygularla nasıl baş edebileceğini öğrenmesine yardımcı olmaktır.

Çocukların duygusal gelişiminde önemli bir başka kavram ise duygu düzenlemedir. Duygu düzenleme, bireyin yaşadığı duyguları tanıması, anlamlandırması ve bu duygulara uygun tepkiler geliştirebilmesidir. Ancak çocukların bu beceriyi bir anda kazanmalarını beklemek gerçekçi değildir. Özellikle erken çocukluk döneminde çocuklar yoğun duygular karşısında kendi kendilerini sakinleştirmekte zorlanabilirler. Bu noktada ebeveynlerin sakin, anlayışlı ve destekleyici tutumları devreye girer. Psikolojide eş düzenleme olarak adlandırılan bu süreçte yetişkin, çocuğun henüz tek başına gerçekleştiremediği duygusal düzenleme becerisine rehberlik eder.

Peki, çocukların bütün duygularına yer açmak ne anlama gelir? Öncelikle bir duyguyu kabul etmekle o duygu sonucunda ortaya çıkan her davranışı kabul etmek arasında önemli bir fark olduğunu bilmek gerekir. Çocuğumuzun öfkelenmesine izin verebiliriz ancak öfkelendiğinde kardeşine vurmasını kabul etmek zorunda değiliz. Bir oyuncağı kırıldığı için üzülmesini anlayabiliriz ancak üzüntüsünü başkasına zarar vererek ifade etmesine sınır koyabiliriz. "Kardeşine kızmış olabilirsin ama ona vuramazsın. İstersen seni neden bu kadar öfkelendirdiğini birlikte konuşabiliriz." demek, hem çocuğun duygusunu kabul etmek hem de davranışına sağlıklı bir sınır çizmek anlamına gelir.

Ebeveynlerin burada dikkat etmesi gereken noktalardan biri de çocukların duygularını hemen değiştirmeye çalışmamaktır. Bazen çocukların ihtiyaç duyduğu şey bir çözüm önerisi, öğüt veya teselli değildir. Yalnızca anlaşılmak ve dinlenmek isterler. "Üzüldüğünü görüyorum", "Bu durum seni hayal kırıklığına uğratmış olabilir" ya da "İstersen bana neler hissettiğini anlatabilirsin" gibi ifadeler, çocuğun yaşadığı duyguyu tanımasına yardımcı olur. Duygusal doğrulama olarak adlandırılan bu yaklaşım, çocuğa hissettiklerinin anlaşılır ve ifade edilebilir olduğunu gösterir.

Bir başka önemli mesele ise çocuklara yüklediğimiz duygusal rollerdir. Erkek çocukların ağlamasını zayıflık, kız çocukların öfkelenmesini uygunsuzluk olarak değerlendirmek, çocukların duygularını toplumsal kalıplara göre sınırlandırabilir. Oysa üzüntü, korku, öfke, sevinç ve heyecan cinsiyete göre değişen duygular değildir. Her çocuğun bütün duygularını tanımaya, ifade etmeye ve bu duygularla sağlıklı biçimde baş etmeyi öğrenmeye ihtiyacı vardır.

Çocukların duygusal dünyasına yer açmak, kusursuz ebeveynler olmayı gerektirmez. Bazen biz yetişkinler de yorulur, sabırsızlanır ve çocuklarımızın duygularına nasıl karşılık vereceğimizi bilemeyiz. Önemli olan, kendi tepkilerimizi fark etmek ve gerektiğinde çocuklarımızla ilişkimizi yeniden onarabilmektir. Çünkü çocuklar yalnızca söylediklerimizden değil, duygular karşısında nasıl davrandığımızdan da öğrenirler.

Unutmamalıyız ki çocuklarımızı hayata hazırlamak, onları yalnızca mutlu olduklarında değil; üzüldüklerinde, korktuklarında, öfkelendiklerinde de anlayabilmekle mümkündür. Her duygunun yaşanmaya, anlaşılmaya ve ifade edilmeye ihtiyacı vardır. Belki de çocuklarımıza bırakabileceğimiz en kıymetli duygusal miras, her zaman güçlü görünmek zorunda olmadıklarını, her hislerini bizimle paylaşabileceklerini ve ne yaşarlarsa yaşasınlar anlaşılmaya değer olduklarını bilmeleridir.