“- Sizi Sekar’a (cehenneme) sokan nedir?

- Biz namaz kılanlardan değildik.” (Müddessir, 74/42-43)

“Yazıklar olsun o namaz kılanlara!” (Maun, 107/4)

“Nice gece namazına kalkanlar vardır ki kıyamlarından kendilerine kalan sadece uykusuzluktur." (İbn Mâce, Sıyam, 21)

Bir yanda kılınmadığı için kişiyi cehenneme sürükleyen namaz, diğer yanda kılınmasına rağmen kişiyi “Yazıklar olsun!” hitabına muhatap eden namaz...

Kur’an’ın “dinin direği” etrafında keskin bir gerilim kurması -namazın hem yokluğuyla hem de varlığıyla insanın aleyhine dönebilmesi- hepimizi şaşırtır. Yukarıdaki hadis de bize aynı şaşkınlığı yaşatır: Gecenin bir vaktinde uykusunu bölüp Rabbinin huzuruna duran bir kimseye, o kıyamdan nasıl olur da geriye yalnızca uykusuzluk kalır?

İşte Maun suresi görünürdeki bu çelişkinin cevabını bulmamıza yardımcı olur; üstelik yerleşik anlayışı sarsan bir cevapla: İslam; namazı, orucu, haccı merkeze alan bir ritüeller bütünü değil, bütün hayatı kuşatan bir kulluk çağrısıdır. Bunlar, kulun Rabbiyle kuracağı canlı ilişkinin birer vasıtasıdır, bizatihi gaye değildir. Sure, adeta bu ikisini birbirine karıştıran zihniyeti hedef alır.

Surenin en dikkat çekici tarafı, “dini yalanlamanın onu inkâr etmek anlamına gelmediğini,” namaz kılanlar içinden çıkan bir tip üzerinden belirginleştirmesidir. Zira burada “dini yalanlayan”, onu açıkça reddeden kişi değildir; dini kendi menfaatine göre biçimlendiren, onu dönüştürücü bir hakikat olmaktan çıkarıp arzularına uyduran kişidir. Kur’an bu tavrı başka bir yerde daha sert bir soruyla karşılar: “Yoksa siz Kitab’ın bir kısmına inanıp, bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz?” (Bakara, 2/85)

Bu yüzden sure, dini yalanlayan kimseyi inanç sözleriyle değil, davranışlarıyla tarif eder: Namazını görünür kılmayı ihmal etmeyen; ama iyiliğini kime yapacağını çıkarına göre seçen bir tip... Nitekim böyle birinin cimriliği de hesaba göredir; kendisine kapı açacak kişiler söz konusu olduğunda fedakârlığın en cömerdini gösterir. Cömertliğini esirgediği kimseler, kendisine bir getirisi olmayanlardır. Sureye adını veren “mâûn”un anlamı da tam olarak budur: Komşudan esirgenen bir tuz, verilmeyen bir kap kacak. Kur’an burada cimriliği değil, onun ele verdiği karakteri hedef alır: Ne vereceğine değil, verdiğinin kendisine ne getireceğine bakan; merkezinde hep kendisi duran bir benlik. Oysa Allah’a hakkıyla inanan bir mümin, Rabbinin kendisine sınırsız karşılık vaat ettiği dini kendi menfaatinin aracına indirgemez. Sahip olduğu her şeyin kendisine emanet edildiğini bilir ve o bilinçle davranır. Ritüellerin sayısı, kişiyi “dini yalanlayan” olmaktan çıkarmaya yetmez.

Asıl mesele bundan sonra başlar. “Yazıklar olsun o namaz kılanlara!” Böylesi sert bir hitapla karşılaştığımızda ilk refleksimiz, bunun münafıklara, gösterişçilere, hâsılı “bizden olmayanlara” söylendiğini düşünüp kendimizi bu hitaptan müstağni görmektir. Oysa ayet “el-musallîn” der; bizzat namaz kılanlara seslenir. Müminle münafığı kimlik üzerinden ayırmaz; hükmünü kendimizi nereye yazdığımıza göre değil, ne yaptığımıza göre verir.

Ritüellerin Ahlaki Körlüğü Beslemesi

Bazı durumlarda ritüeller, kişiyi dönüştürmediği gibi, onu sorumluluklarına ve ahlaki zaaflarına karşı da kör eder. Kıldığı namaz, tuttuğu oruç, yerine getirdiği hac ona dindar olduğunu düşündürür; bu düşünce de kibrini, haksızlığını, çevresine duyarsızlığını sorgulamaktan onu alıkoyar. İşte böyle bir dindarlık, ucuza kapatıldığı sanılan konforlu bir alışveriştir; oysa hesap günü defterler açıldığında kârda görünen, borçlu çıkabilir.

Bu çelişki, farkında olunmayan bir zaaf değil; hesaplanmış tercihlerin sonucudur. Dikkatli bir bakış, aynı kişide barınan bu tutarsızlığın “yükte hafif, pahada ağır” sandığı bir dindarlık anlayışından beslendiğini görecektir. Nitekim böyle bir dindar, tutarsızlıklarından kaynaklanan vicdani rahatsızlığını bastırmakta pek zorlanmaz: Sorumluluk almadığı hususların değerini düşürüp, üstlendiklerinin değerini şişirir. Çıkarı ile çatışan meselelerde ise fetva ile takva arasındaki meşru ayrımı bir kaçış kapısına çevirir; kaçındığı her sorumluluğu “takva”dan addederek kendini rahatlatır.

Bütün bu tablo, “ahlak için dine gerek yoktur” şeklindeki yaygın seküler iddiayı ilk bakışta destekler görünür. Oysa İslam, bırakın ritüelin tek başına yeterli olduğunu söylemeyi, en temel ritüelin hakkını vermeyenleri “yazıklar olsun” diyerek eleştirir. Bir dinin bizzat mahkûm ettiği tipten hareketle o dini gereksiz ilan etmek ise tutarlı bir çıkarım olmaz. Üstelik İslam’ın iddiası, dinden uzak duran birinin erdemli davranamayacağı da değildir. Nitekim namazın ve orucun kendisini dönüştürmediği kimseleri eleştiren Allah Resûlü, Kureyş’ten bazı iyi insanların mazlumu korumak için kurduğu Hilfu’l-Fudûl’e peygamberliğinden önce katılmış, sonrasında da onu övmüştür. Asıl mesele şudur: Erdemli ve ahlaklı yaşama gayretini bir ömür boyu ayakta tutmak, ancak kulun Rabbiyle kuracağı samimi irtibatla mümkündür. Zira soru, iyi olup olamayacağımız değil, ahlakın bedeli ağırlaştığında insanı hâlâ “iyi”de tutan şeyin ne olacağıdır. Ritüeller de işte bu irtibatın taşıyıcısıdır; taşıyıcıyı yok saymak, taşınanı kaybetmeyi göze almak demektir.

Öte yandan “ahlak için dine gerek yoktur” itirazı yanlış olsa da ona zemin hazırlayanlar sorumluluktan kurtulamaz. Ne ritüellerinden ne de konforundan vazgeçen, ikisini bir arada yürütmek için ısmarlama bir dindarlık kurup bunu İslam diye yaşayanlar, kendi eksiklerinin faturasını dine ödetmektedir. Dini uzaktan tanıyan biri, çoğu zaman kitaba değil bu insanlara bakarak hüküm verir. Fatura yanlış adrese kesilmiştir, doğru; ne var ki faturayı kesenin eline o adresi tutuşturan, Maun suresinin ifadesiyle “dini yalanlayan” dindarlardır.

Sözün başındaki iki ayet arasındaki mesafe, göründüğü kadar uzak değildir. Kur’an, dinin şeklini sahiplenip maksadını görmezden gelen bir anlayışı mahkûm eder. Bir yandan sabah namazını hiç kaçırmazken diğer yandan kibrinden zerre eksiltmeyen; bir yandan gece namazına kalkarken diğer yandan çıkarı için yalan söylemekten çekinmeyen; safta yer tutmaya özen gösterip çalışanının hakkını ihmal eden; uzağındaki zulmü cesurca(!) protesto edip yanı başındaki haksızlıklar karşısında üç maymunu oynayan... Neticede bu iki yüzü aynı bünyede taşıyabilen bir insanda ritüeller, artık kulluğun değil; surenin diliyle söylersek riyanın (yürâûn, Maun, 107/6) aracıdır. Hz. Ömer’e atfedilen “Amelleriniz tartılmadan önce onları tartın!” uyarısı, tam da bu hususa parmak basar.