Sabah gözümüzü açar açmaz yaptığımız ilk şeylerden biri telefona bakmak oluyor. Henüz yataktan kalkmadan bildirimleri kontrol ediyor, gece boyunca neler olduğunu anlamaya çalışıyoruz. Birkaç dakika sonra sosyal medyada başkalarının hayatlarına göz atıyor, gelen mesajlara cevap veriyor, haber başlıklarını okuyoruz. Gün daha başlamadan zihnimiz onlarca bilgiyle karşı karşıya kalıyor.

Akşam olduğunda ise günün yorgunluğuyla yatağa uzanıyoruz. Biraz dinleneyim, diyoruz. Fakat dinlenmek için yine telefonumuza sarılıyoruz. Bir video, bir sosyal medya paylaşımı, birkaç mesaj, biraz haber bizi etkisi altına alıyor. Derken uyumamız gereken saat çoktan geliyor. Telefon elimizden düşüyor ama zihnimiz hala çevrimiçi kalıyor.

Belki de çağımızın en görünmez yorgunluklarından biri tam olarak burada başlıyor: Dijital tükenmişlik. Dijital tükenmişlik yalnızca gün içerisinde uzun saatler telefon, bilgisayar ya da tablet kullanmak anlamına gelmiyor. Sürekli ulaşılabilir olma, sürekli bilgi alma, sürekli cevap verme ve sürekli bir şeyleri takip etme zorunluluğunun zihnimizde oluşturduğu yükü de kapsıyor. Bedenimiz bir koltuğun üzerinde dinlenirken zihnimiz hâlâ onlarca pencerenin açık olduğu bir bilgisayar gibi çalışmaya devam edebiliyor.

Üstelik bunun farkına varmak her zaman kolay olmuyor. Çünkü teknoloji hayatımızın o kadar doğal bir parçası haline geldi ki, yaptığımız birçok şeyi sorgulamıyoruz. Telefonumuza bakmak için mutlaka önemli bir nedenimizin olması gerekmiyor. Sıkıldığımızda bakıyoruz. Beklerken bakıyoruz. Yemek yerken bakıyoruz. Televizyon izlerken bile bakıyoruz. Hatta bazen hiçbir şey olmadığında, sırf bir şey olmuş olabilir ihtimaliyle bakıyoruz.

Belki de asıl mesele telefonun elimizde olması değil, zihnimizin sürekli bir sonraki uyarıyı beklemesidir. Bir mesaj gelecek mi? Yeni bir bildirim var mı? Birisi fotoğraf paylaşmış mı? Hakkımda konuşulan bir şey var mı? Gündemde ne var? Ben bir şeyleri kaçırıyor muyum?

Bu soruların her biri küçük gibi görünse de zihnimizin sürekli tetikte kalmasına neden olabiliyor. Özellikle sosyal medya, hayatımızı başkalarının hayatlarıyla karşılaştırmamızı da kolaylaştırıyor. Bir arkadaşımızın tatili, başka birinin yeni işi, bir başkasının evliliği, başarıları, alışverişleri, sosyal çevresi… Ekranı kaydırdıkça başkalarının hayatlarından küçük parçalar görüyoruz. Fakat çoğu zaman onların hayatlarının yalnızca seçilmiş anlarını, kendi hayatımızın ise bütün gerçekliğiyle karşılaştırıyoruz. Ben neden böyle değilim? Ben geride mi kaldım? Herkes bir şeyler başarıyor, ben ne yapıyorum? İşte dijital dünyanın zihinsel yükü burada yalnızca bilgi bombardımanından ibaret olmaktan çıkıyor. Duygusal bir yüke de dönüşüyor.

Bir başka sorun ise sürekli ulaşılabilir olma hali. Eskiden işten veya okuldan çıktığımızda günün bir bölümü doğal olarak geride kalırdı. Şimdi ise iş mesajları, e-postalar, sosyal medya bildirimleri ve çeşitli uygulamalar sayesinde günün sınırları giderek belirsizleşiyor. İnsan fiziksel olarak iş yerinden ayrılıyor ama zihinsel olarak işten ayrılamıyor.

Benzer bir durum sosyal ilişkilerimiz için de geçerlidir. Bir mesajı gördüğümüzde hemen cevap vermemiz gerektiğini düşünüyoruz. Cevap vermediğimizde karşı tarafın ne düşüneceğini düşünüyoruz. Karşımızdaki kişi mesajımıza cevap vermediğinde ise bu kez kendi zihnimiz devreye giriyor. Acaba kızdı mı? Bir şey mi oldu? Benden mi uzaklaşıyor? Mesajımı neden gördüğü halde cevap vermedi? Ortada henüz gerçek bir bilgi yokken zihnimiz boşluğu senaryolarla dolduruyor.

Bu noktada dijital dünyanın bize sunduğu kolaylıkların yanında, belirsizlikle baş etme biçimimizi de değiştirdiğini söylemek mümkündür. Her şeyin anında ulaşılabilir olmasına alıştıkça beklemek daha zor hale geliyor. Oysa psikolojik olarak her belirsizliğin hemen ortadan kaldırılması gerekmiyor. Bazen bir mesajın cevabını beklemek, bazen telefonun çalmamasına izin vermek, bazen de hiçbir şey olup olmadığını kontrol etmemek gerekiyor.

Çünkü dinlenmek yalnızca fiziksel olarak durmak değildir. Telefonu bırakıp zihnimizde yapılacaklar listesini çevirmeye devam ediyorsak, sosyal medyayı kapatıp başkalarının hayatlarını düşünmeye devam ediyorsak ya da ekranı kapattığımız anda Acaba bir şey kaçırdım mı? kaygısı yaşıyorsak aslında zihinsel olarak hâlâ çevrimiçiyiz.

Peki ne yapabiliriz? Teknolojiden tamamen uzaklaşmak elbette gerçekçi değildir. Telefonlarımız işimizi yapmamızı, sevdiklerimizle iletişim kurmamızı, bilgiye ulaşmamızı ve hayatımızı organize etmemizi sağlıyor. Mesele teknolojiyi hayatımızdan çıkarmak değildir. Teknolojinin hayatımızdaki yerini yeniden belirlemektir. Belki sabah gözümüzü açar açmaz telefona bakmamakla başlayabiliriz. Yemek yerken telefonu masadan kaldırabiliriz. Her bildirimin acil olmadığını kendimize hatırlatabiliriz. Günün belirli saatlerinde sosyal medyadan uzaklaşabiliriz. Uyumadan önce ekran yerine zihnimizi gerçekten yavaşlatacak bir şey seçebiliriz. Ve belki en önemlisi, kendimize şu soruyu sorabiliriz: “Şu anda gerçekten telefona mı ihtiyacım var, yoksa hissettiğim bir duygudan mı kaçıyorum?” Çünkü bazen telefonumuza uzandığımızda aslında sıkıntıdan, yalnızlıktan, kaygıdan ya da düşüncelerimizle baş başa kalmaktan kaçıyor olabiliriz. Teknoloji hayatımızı kolaylaştırdı. Fakat kolaylık her zaman dinlenmişlik anlamına gelmiyor. Belki de bugün ihtiyacımız olan şey daha fazla içerik, daha fazla bildirim, daha fazla haber ya da daha fazla iletişim değildir. Biraz sessizlik, biraz beklemek, biraz hiçbir şey yapmamaktır. Zihnimize çevrimdışı olabileceği bir alan bırakmaktır .Çünkü bazen telefonu bırakmak yetmiyor .Asıl mesele, zihnimizi de telefonun peşinden sürüklememeyi öğrenmekten geçiyor.