Bu makalemizde de değerli ilim ve fikir insanı Mustafa Çalışkan Hocamızın en son yazdığı, 2026 yılında yayınlanan iki eserinden birisi olan, “Kabir Hayatı” isimli eserinde gecen ‘Ölüm Gerçeği’ başlıklı yazısı hakkındaki yorumların bir kısmını sizlerle buluşturmaya çalışacağız.

Ebetteki eserde geçen bu konu ile ilgili tüm detayları birkaç makalede vermek mümkün olmadığı için burada gecen bilgileri, kendi bilgi birikimimiz ile birlikte, elimizde ki kaynakta gecen bilgilerle harmanlayarak özetleyeceğiz İnşeAllah. Hayat kılavuzumuz olan Kur’an-ı Kerim de, biz insanların niçin yaratıldığımız, dünyaya niçin gönderildiğimiz, nasıl yaşamamız, neleri yapmamız ve nelerden de uzak durmamız gerekenler bildirilirken, âlemlere rahmet olarak gönderildiği bildirilen peygamberimizde bu mesajlar konusunda bizleri bilgilendirerek, bizzat yaşayarak ve de uygulayarak müslümanlara örnek olmuştur. “O asla heva ve hevesi ile konuşmaz” (Necm 3) “… Peygamber size ne verdiyse onu alın; size neyi yasakladıysa ondan da kaçının. Allah’a gönülden saygı bes­leyip O’na karşı gelmekten sakının. Çünkü Allah’ın cezası pek şid­detlidir” (Haşr 7) Cenabı Hak Kuran-ı Kerim de “Her can ölümü tadacaktır. Sonunda bize döndürüleceksiniz” (Ankebut 57) buyururken, “Siz başıboş ve sorumsuz olarak yaratıldığınızı ve tekrar yeniden diriltilerek hesaba çekilmeyeceğinizi mi zannediyorsunuz” (Müminun 115) vb. ayetlerde bizler uyarılarak sorumluluklarımız bildirilmektedir.

“Ölüm ruhun bedenden ayrılmasıdır. Yaşadığımız âlemden kabir âlemine yolculuktur. Ölüm anında, ruh beden hapsinden kurtulur ve “misal bir cesete” bürünür. Dünyada kaldığı sürece bedene bağlı olan ruh, ölüm sebebiyle bir derece serbest kalır. Bedende iken görmek için göze, işitmek için kulağa, düşünmek için beyne muhtaçken, artık ölüm gerçekleştikten sonra bu aletlerin varlığına gerek duymadan insanlar görür, işitir, düşünür ve bilir” (Mustafa Çalışkan, Kabir hayatı s 8). Mevlana da; “İnsanın asıl vatanının cennet olup, dünyada gurbette misafir olduğunu, ölünce asıl vatanına kavuşacağını, bu yüzdende onun ölüm gününün “Şebiarus” (yaratana kavuşma günü) olarak addettiğini görmekteyiz. Bu görüşün tezahürü olarak ta Mevlana; “Öldüğüm gün tabutumu omuzlar üzerinde gördüğün zaman, bende bu cihanın derdi var sanma, bana ağlama, yazık, tüh, vah, deme. Şeytanın tuzağına düşerek, nefsimin heva ve heveslerinin peşinden koşarsam, vah, yazık demenin vakti işte o zamandır. Cenazemi gördüğünde, ayrılık deme, beni mezara koyduklarında elveda deme. Mezar cennet kapısının perdesidir. Mezar hapishane gibi görünür ama aslında canın hapisten kurtuluşudur...” (Divanı Kebir. Beyt 911)

“Kabir hayatı dünya hayatıyla ahiret arasında bir köprüdür. Bu âlem her insan için farklı bir şekilde kendini gösterir. Şehitler bu hayatı ‘öldüklerini bilmez bir halde’ geçirirken, ilim tahsili üzere ölenler bu âlemde de ilme devam ederler. İnançsızlar için ise bu âlem cehennem azabının ilk numunelerinin tattırıldığı bir azap ülkesidir” (Mustafa Çalışkan, Kabir Hayatı s.9) Cenabı Hak inkârcıları ise şöyle tasvir eder; “Onlar derler ki: Hayat ancak bu dünyada ki hayatımızdır. Yaşarız ve ölürüz. Bizi ancak zamanın geçişi yokluğa sürükler. Bu hususta onların hiçbir bilgisi de yoktur. Onlar sadece zanna göre hüküm veriyorlar” (Câsiye 24) İman bir nasip meselesidir. “Diğer yönden, berzah âlemi, dünya ile ahiret arasında bulunan bir ‘bekleme salonu’ dur. Ruhlar, orada kıyameti ve dirilişi beklerler. ‘münker ve nekîr taifesinden’ olan sorgu melekleriyle karşılaşma, ilk mahkeme, ilk ceza veya mükâfat burada gerçekleşir. Berzah, başka bir tabirle kabir hayatı, bu konuda ki hadisin ifadesiyle ‘ya cennet bahçelerinden bir bahçe’ veya ‘cehennem çukurlarından bir çukurdur’ bu itibarla da müminler için kabir nimetleri söz konusudur. Ancak bu nimetleri dünyevi ve maddi kıstaslarla idrak etmek mümkün değildir” (Mustafa Çalışkan, Kabir Hayatı s. 10) Bu konu ile ilgili hadislerde Peygamberimiz; Kabrin genişletilmesi, dünyada iken yapılan salih amellerle aydınlatılması, müminlere sabah/akşam cennetteki yerlerinin gösterilmesi, salih amellerinin kendilerine arkadaşlık etmeleri ve cennet nimetlerinden de bahsetmiştir. Peygamberimiz; “Bir kimse öldüğü zaman cennetlik ise onun kabri cennet bahçelerinden bir bahçeye dönüşür ve ruhen kıyameti orada bekler. Kıyamete kadarki zamanın nasıl geçtiğini bile bilemez. Ameli iyi değilse onun kabri de cehennem çukurlarından bir çukura dönüşür ve ruhen kıyameti azap içerisinde bekler” buyurmuştur. (Tirmizî, Kıyamet, 26)

Müslüman Allah’a (cc) ve ahiret gününe, Kur’an ve Sünnette bildirildiği şekli ile bir bütün olarak inanarak Allah’ın (cc) iradesine tam teslim olan kimse demektir. Aynen Hz Ebubekir’ in imanı gibi. Miraç olayının gerçekleştiği gecenin sabahı, Peygamberimiz o geceki gerçekleşen olayları müşriklere anlattığı zaman, o günlerin şartlarına göre onların havsalaları almamış ve Hz Ebubekir’e koşarak ‘senin arkadaşın şimdi de şunları, söylüyor. Bunlara da inanacakmısınız’ dediklerinde ‘o mu söylüyor’ onlarda ‘evet’ o da ‘o söylüyorsa doğrudur. Çünkü o yalan söylemez’ diyor. İman ve Allah’ın (cc) iradesine teslimiyet budur.

Müslüman özüyle, sözüyle, fikriyle, fiiliyle, ticaretiyle ve ahlâkî davranışları ile örnek insan demektir. Müslüman birilerine yaranacağım veya bir takım menfaat veya çıkarlar elde edeceğim diye yamulan veya heva ve heveslerinin peşinden koşarak ayet ve hadisleri zorlama yorumlarla mecrasından saptıran kimse olamaz. İşine gelmeyen hadisleri inkâr eden kimse ise hiç olamaz. (Devam edecek)