Zekât, İslam'ın temel şartlarından biridir. Belirli bir mala sahip olan ve üzerinden bir yıl geçen kimseler için yerine getirilmesi gereken bir ibadettir. Bu yönüyle zekât denildiğinde akla önce maddi zenginlik gelir. Konunun fıkhî boyutu ilahiyatçıların sahasına girdiğinden, haddimi bilerek o kısmına girmiyorum. Ancak meslekler bağlamında zekât, parayla değil; gönülle ilgilidir. Bu tarafıyla hem daha kuşatıcı hem de daha insanidir.
Kırk yıl kadar önce bir konferansta dinlemiştim: "Her mesleğin bir zekâtı vardır. Meslekler zekâtını verebilse toplumda huzur, saadet, hoşgörü ve mutluluk yaygınlaşır. İnsanlar birbirine daha sevecen olur."
İlk kez duyduğum bu cümle zihnime öylesine kazındı ki aradan yıllar geçmesine rağmen etkisi hiç silinmedi. "Mesleğin zekâtı nasıl olur?" sorusu o günden beri zihnimde dönüp durur. Yaptığım konuşmalarda fırsat buldukça bu düşünceyi bir cümle de olsa paylaşmaya çalışırım.
Bugün her şeyin makam, mevki, şan, şöhret ve yüksek kazanç etrafında şekillendiği bir çağda yaşıyoruz. Oysa mesleklerin zekâtı; yasal bir zorunluluk değil, nimete şükür ve insanlığa hizmet niyetiyle yapılan gönüllü bir iyiliktir. Belki de günümüzde sıkça dile getirilen "gönül elçiliği"nin özü budur: Karşılık beklemeden topluma faydalı olabilmek.
Sözü uzatmadan, birkaç meslek üzerinden bu anlayışı somutlaştıralım:
Rektörlüğün zekâtı: Annesini ya da babasını kaybeden bir öğrenciyi, personel refakatinde özel bir araçla memleketine gönderebilmek. (Karabük Üniversitesi yapmıştı.)
Öğretmenliğin zekâtı: Maddi imkânsızlıklar nedeniyle ders çıkışı çalışmak zorunda kalan ya da aile içi sorunlar yüzünden zorlanan bir öğrenciye haftada bir iki saat destek vererek onun hayata tutunmasına vesile olmak.
Okul müdürlüğünün zekâtı: Sorunlu görülen çocukları dışlamak yerine, onları topluma kazandırma derdiyle özel olarak ilgilenmek; gerektiğinde uykusuz kalmayı göze alabilmek.
Ustalığın zekâtı: Çalıştığı inşaatın yanındaki yaşlı bir teyzenin kapı eşiği alçak olduğu için sel sularından mağdur olduğunu öğrenince, yarım saatini ayırıp o eşiği yükseltmek.
Emlakçılığın zekâtı: Zor durumda kalmış bir ailenin, elindeki sınırlı imkânla başını sokabileceği güvenli bir yuvaya kavuşmasına aracılık etmek.
Ticari taksiciliğin zekâtı: Yağmur altında poşetleriyle bekleyen yaşlı bir yolcuyu, dönüş yolunda kısa mesafe evine kadar bırakmak.
Hemşireliğin zekâtı: Kimsesiz bir hastanın elini tutup birkaç dakika hâlini hatırını sormak; moral vermek.
Doktorluğun zekâtı: Hastasına sabırla yaklaşmak, anlayacağı bir dille konuşmak; yaşlı bir amcanın sırtını sıvazlayıp "İyisin, merak etme." diyebilmek. Bazen bir cümle, en güçlü ilaçtan daha tesirlidir.
Siyasetçinin zekâtı: Liyakatli fakat kimsesiz bir gencin hakkını koruyabilmek.
İmamlığın zekâtı: Evladının hâlinden mustarip bir babaya yol göstermek; "Bu çocuğu topluma nasıl kazandırabiliriz?" diye dert edinmek.
Sivil savunmacının zekâtı: Afetlere karşı toplumu bilinçlendirmek; sorumlu olmadığı yerlerde bile gördüğü eksikleri uyarmak, bilgiyi paylaşmak.
Amirliğin ve memurluğun zekâtı: "Burada hizmet edenim, başka yerde hizmet alanım." bilinciyle insanlara kolaylık göstermek; devletin şefkat yüzünü yansıtmak. Sevinçte ve kederde bir telefonla da olsa yanında olabilmek.
Bu örnekler çoğaltılabilir. Çünkü her mesleğin mutlaka bir zekâtı vardır. Görevimiz ne olursa olsun, mesleğimizin zekâtını verme gayreti içinde olursak; karşılıksız edilen samimi duaların hayatımızda nasıl kapılar açacağını tahmin bile edemeyiz.
Belki bir kapı kapanır; ama iyilikle aralanmış başka bir kapının bizi beklediğini görürüz. Huzur artar, bereket çoğalır, gönül genişler.
İnanmazsanız, bir kez deneyin.
TAVSİYE: 50 yıllık birikimimle hazırladığım ''Mahirane Söylemler, Susamak, Depremle Yaşamak, Kazalar Geliyorum Demez, Hayallerin Peşinde-1, Bir Ömrün Sessiz Notları'' isimli kitaplarımı okumanızı ve evlatlarınıza da okutturmanızı gönülden tavsiye ederim. Bu eserleri, 536 568 11 41 numaralı telefondan bana ulaşarak (her biri 250 TL) imzalı olarak temin edebilirsiniz.